Bir İngilizce öğretmeni olarak, meslek hayatım boyunca velilerden, öğrencilerden ve hatta yetişkin dostlarımdan en sık duyduğum o meşhur cümleyi bilirsiniz: “Hocam, anlıyorum ama konuşamıyorum!”
Bu cümle, sadece bireysel bir eksikliğin itirafı değil; aslında yıllardır kanayan bir “eğitim yaramızın” özetidir. Sakin Şehir (Cittaslow) başkenti Seferihisar’ımızda, turizmin kalbinde yaşamamıza rağmen, esnafımızdan öğrencimize kadar neden dünya diliyle barışamıyoruz? Bugün, devlet okulları ile özel okullar arasında giderek derinleşen o uçuruma ve bu “dil tutulmasının” sebeplerine, sınıfın içinden bir gözle bakmak istiyorum.
Karnemizdeki Kırık Not: Rakamlar Yalan Söylemez
Önce durumu netleştirelim. “Biz Türkler dil öğrenemiyoruz” demek kolaycılık olur; ancak veriler, öğretme yöntemimizde ciddi bir sorun olduğunu haykırıyor. Dünyanın en büyük dil yeterlilik endeksi olan EF EPI’nin 2024-2025 verilerine göre Türkiye, 123 ülke arasında 71. sıraya gerileyerek “Düşük Yeterlilik” bandına sıkışmış durumda. Avrupa’da ise listenin neredeyse sonundayız.
Daha da üzücü olanı kendi sınavlarımızdaki tablomuz. 2024 LGS sonuçlarına baktığımızda, çocuklarımızın Din Kültürü dersinde 10 soruda 8.40 ortalama yaparken, İngilizce dersinde 5.14 ortalamada kaldığını görüyoruz. Yani 8 yıllık eğitimin sonunda, çocuklarımız soruların ancak yarısını yapabiliyor. Peki neden?
Devlet Okulunda “Sessiz” Çığlıklar
Devlet okullarımızda fedakarca çalışan meslektaşlarımın en büyük düşmanı “matematik”. Evet, yanlış duymadınız. Bir sınıfta 40 öğrenci olduğunu düşünün. Ders süresi 40 dakika. Öğretmen hiç nefes almadan her öğrenciye söz hakkı verse, öğrenci başına sadece 1 dakika düşüyor. Bir dil, konuşulmadan, hata yapılmadan, sadece tahtadaki kuralları deftere geçirerek öğrenilebilir mi?
Müfredatımız kağıt üzerinde “iletişimsel” olsa da, uygulamada ne yazık ki “gramer tuzağına” düşüyoruz. Sınav sistemi (LGS, YKS) çocuklara “Konuş!” demiyor; “Şıkları işaretle!” diyor. Hal böyle olunca, “Present Perfect Tense”in formülünü ezbere bilen ama “Geçen hafta sonu ne yaptın?” sorusuna cevap veremeyen nesiller yetiştiriyoruz.
Uçurumun Diğer Yakası: Özel Okullar ve “Paralel Evren”
İşte burada, canımızı en çok acıtan o “makas” devreye giriyor. Bir yanda devlet okulunda haftada 2-4 saat İngilizce gören çocuklarımız; diğer yanda özel okullarda haftada 15-20 saate varan, “Native Speaker” (yabancı öğretmen) destekli, “Speaking Club”larla donatılmış bir eğitim ordusu.
Ancak bu kaliteli eğitimin bedeli, artık orta direk aileler için bile hayal oldu. 2024-2025 eğitim döneminde, iyi bir özel okulun yıllık ücreti 300 bin TL’den başlayıp 1.6 milyon TL’lere kadar tırmanmış durumda. Bu durum, İngilizceyi bir “iletişim aracı” olmaktan çıkarıp, parası olanın satın alabildiği bir “sınıf göstergesine” dönüştürüyor.
Özel okullar, resmi müfredatın yanında uyguladıkları “gölge programlar” (shadow curriculum) ve etütlerle, öğrencilerini dile maruz bırakıyor. Devlet okulundaki çocuğumuz ise eve gittiğinde İngilizceyle bağı tamamen kopuyor.
“Elalem Ne Der?” Korkusu
Bir eğitimci olarak gözlemim şudur ki; en büyük engelimiz kitaplar veya bütçeler değil, zihinlerimizdeki “mükemmeliyetçilik” duvarıdır. Türk kültürü olarak hata yapmaktan, mahcup olmaktan çok korkuyoruz. Öğrencim parmak kaldıracak ama içinden bir ses: “Ya yanlış telaffuz edersem? Ya arkadaşlarım gülerse?” diyor.
Oysa dil, bebek adımlarıyla, düşe kalka öğrenilir. Bizler “Tarzan İngilizcesi” diye dalga geçilen o çabayı bile alkışlamalıyız. Çünkü konuşulmayan dil, ölü bir dildir.
Çözüm Nerede?
Seferihisar’dan bir eğitimci olarak sesleniyorum; çözüm sadece bakanlıktan veya müfredat değişikliğinden beklenemez.
Hata Yapmaktan Korkmayın: Evde, okulda, sokakta; yanlış da olsa konuşun.
Maruz Kalın: Devlet okullarında ders saati yetmiyorsa, dijital dünya emrinizde. Yabancı diziler, podcastler, uygulamalarla kendi “dil laboratuvarınızı” kurun.
Yerel Yönetimlere Çağrı: Belediyelerimizin açtığı ücretsiz kurslar ve konuşma kulüpleri çok kıymetli, bunların sayısını artırmalıyız.
Unutmayalım; İngilizce öğrenmek bir zeka meselesi değil, bir “maruz kalma” ve “cesaret” meselesidir. Gelin bu yıl, o “anlıyorum ama konuşamıyorum” cümlesini, “korkmuyorum ve konuşuyorum” ile değiştirelim.
Sevgi ve bilgiyle kalın…

YORUMLAR