Fon soruşturması büyüyor. Milyonlar, milyarlar, gözaltılar, tutuklamalar, mal varlıklarına tedbirler…
Son günlerde fon soruşturmasını izlerken insanın aklına takılan soru sadece “Bu para nasıl çalındı?” olmuyor.
Daha derin bir soru geliyor:
Biz bu zihniyeti ne zaman bu kadar sıradanlaştırdık?
Kahvede oturan iki arkadaş düşünün.
— Abi, bu serveti nasıl yaptın?
— Ticaret.
— Helalinden mi? Adam çayını masaya koyuyor:
— Kardeşim, sen kazancı değil, hesabı soruyorsun!
Fıkra güldürmüyor artık. Çünkü gerçeklik tam burada başlıyor. Birçok şirketin yüzden fazla fonu, 455 bine yakın yatırımcı, yüzlerce milyar lira…
Sığ hisselerde şişirilen fiyatlar, yüksek getiri vaadiyle toplanan birikimler, sonra bir anda patlayan balon.
Küçük yatırımcının alın teri, birilerinin “hızlı zengin olma” hayaline kurban edilmiş. Ama mesele yalnızca bu dosyayla sınırlı değil.
Bu skandal, uzun zamandır toplumun kılcal damarlarına yayılmış bir hastalığın belirtilerinden biri.
“Bana bir şey olmaz!” cümlesi artık sadece birkaç vurguncunun mottosu değil.
Biraz para kazanınca, biraz makam ele geçirince, biraz çevre edinince insanın kendisine kurduğu kalkan oluyor. Kurallar başkaları içindir.
Denetim zayıfsa fırsattır.
Herkes yapıyorsa suç değildir.
Yakalanmazsam sorun yoktur. Bu zihniyet bir kere yerleşti mi, sistemin her deliğinden sızmaya başlıyor.
Sermaye piyasasında fon oluyor, ihalede usulsüzlük oluyor, kamu kaynağında israf oluyor, sıradan bir esnafın terazisinde hile oluyor.
Ölçek değişiyor, mantık aynı kalıyor.
Zengin olmak suç değil.
Çok kazanmak da suç değil.
Ama başkasının hakkını yok sayarak,
Güveni sömürerek,
Denetim boşluklarını “yetenek” sanarak zengin olmak…
İşte o, sadece hukuki değil, ahlaki bir çöküntüdür. En tehlikelisi de bu tür olaylar tekrar ettikçe toplumda bir duyarsızlık oluşuyor.
“Yine mi?” deniyor.
“Hep aynı hikâye” deniyor.
Sonra da en çok zarar görenler, yani dürüstçe biriktirenler,
“Bir daha kimseye güvenilmez!” diyerek piyasadan, hatta hayattan çekiliyor.
Güven erozyona uğradıkça sistem daha da çürümeye müsait hale geliyor.
Bağımsız mahkemeler, adalet işini yapacak. Yapmalı da…
Ama asıl hesap orada bitmiyor. Çünkü dünyanın ötesinde fon yok, makam yok, aracı yok, “hallederiz” diyecek kimse yok.
Sadece insan ve geride bıraktığı izler var.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Ne kadar kazandık değil ne uğruna, kimin sırtından ve hangi vicdan pahasına kazandık?
Bazı hesaplar mahkemede görülür.
Bazıları toplumun hafızasında kalır.
Bazılarıysa insanın kendi içine düşer ve bir daha çıkmaz. “Bana bir şey olmaz!” diyenlere duyurulur.
Olur!
Hem de en umulmadık yerden, en umulmadık zamanda olur…
Okul Kapısından Girince Toplum Bitmiyor
Geçtiğimiz günlerde Manisa Turgutlu’da, sabahın ilk ışıklarıyla okula adım atan çok sayıda çocuk kurşunların hedefi oldu. Olayın sıcağı soğumadan bürokratik refleks derhal devreye girdi: “Saldırı okulun içinde değil, dışında yaşandı.”
Teknik olarak doğru bir açıklama olabilir. Ancak asıl mesele mevzuatın çizdiği sınırlar değil. Okul kapısından içeri giren bir çocuk, o kapı kapandığında dışarıdaki dünyayı ardında bırakmıyor. Toplumun sırtına yüklediği ne varsa —öfkeyi, umutsuzluğu, çürümeyi, kestirme yoldan zengin olma fikrini— çantasına koyup sınıfa taşıyor.
Gündemin diğer ucuna bakıyorsunuz; milyon dolarlık fon skandalları, kolay yoldan servet edinme hırsı ve kural tanımazlık… Bir yanda bu tablo, diğer yanda ise henüz 15 yaşında eline silah alıp akranlarına ateş açabilen bir çocuk. Bu iki olay arasında doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi aramak elbette sığ bir yaklaşım olur. Fakat ikisinin de bize bağırarak hatırlattığı ortak ve acı bir gerçek var: Çocuklara nasihat olarak verdiğimiz süslü cümlelerin, onlara yaşattığımız pratik dünya karşısında hiçbir hükmü yok.
Biz okullarda ders kitaplarında “Dürüst ol, çalış, hakkına razı gel” nutukları atarken; sokakta ve ekranda cezasızlığı, gösterişi ve güç gösterisini ödüllendirirsek çocuk hangisini rol model alacak? Okul duvarları, toplumun hastalıklarını dışarıda tutmaya yarayan sihirli bir kalkan değil. Aksine, dışarısı ne kadar yaralı ve yozlaşmışsa, okul bahçesi de o kadar savunmasız.
Para kaybedilir, bütçelerle yeniden toparlanır. Ancak bir kuşağın güven duygusu, adalet inancı ve insan olma onuru zedelendiğinde bunu tazmin edecek hiçbir fon bulunamaz.
Günün sonunda kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Biz bu çocuklara yarın sığınabilecekleri güvenli bir dünya mı bırakıyoruz, yoksa ellerimizle inşa ettiğimiz enkazın altında kalmalarını mı seyrediyoruz?
*
Vesselam…
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR