Deniz hırçın, dalgalar boyu aşmış, rota çoktan şaşmıştı. Kaptan köşkünde paniğin sesleri yükselirken, herkes aynı gerçeği fısıldıyordu: “Gemi su alıyor, geri dönelim!” Fakat geç kalınmıştı. Havanın kötülüğü, denizin dalgalılığı birer bahaneden ibaretti; asıl felaket, o geminin belki bakımsızlığı, belki dümendekilerin liyakatsizliği ve belki de vicdan pusulasının yıllar önce kırılmış olmasında yatıyordu.
BİR GEMİ BATTIĞINDA YALNIZCA GEMİ Mİ BATAR?
30 Ağustos günü Girne Limanı’ndan Mersin Taşucu’na gitmek üzere denize açılan yolcu gemisinin kısa süre sonra su alarak alabora olması ve batması, hepimizi derinden üzen bir facia olarak hafızalarımıza kazındı. 267 kişinin bulunduğu gemide 12 kişi hayatını kaybetti; çok sayıda kişi kurtarılırken kayıp vatandaşlara ulaşmak için arama-kurtarma çalışmaları sürüyor. Kazanın kesin nedeni ise soruşturma sonucunda ortaya çıkacak.
Gemide yaşananlarla ilgili tanıklıklar ve iddialar da soruşturmayla birlikte daha net bir anlam kazanacak. Fakat denizin ortasında yaşanan bu büyük felaket, ister istemez daha geniş bir soruyu önümüze getiriyor: Bir gemi battığında gerçekten yalnızca gemi mi batar?
Geminin su almaya başlamasıyla birlikte yaşanan panik, insanların canlarını kurtarma telaşı ve birbirine tutunmaya çalışan kalabalığın görüntüleri, zor anlarda insan davranışının nasıl değişebildiğini bir kez daha gösterdi. Böyle zamanlarda yıllardır söylenen o söz geliyor akla: “Gemiyi ilk fareler terk eder.”
Bu sözün kendisinden çok, insan davranışına yaptığı gönderme düşündürücü. Tehlike büyüdüğünde kimi sorumluluğunun başında kalır, kimi başkasını kurtarmak için kendi hayatını riske atar, kimi ise önce kendisini güvenceye almanın hesabını yapar. Aslında toplum hayatında da bundan çok farklı bir tabloyla karşı karşıya değiliz.
GÜVENİN VE AHLAKİ ZEMİNİN ÇÖZÜLMESİ
Toplumların çözülmesi çoğu zaman büyük bir olayla başlamaz. Önce insanların birbirine duyduğu güven azalır. İnsan, karşısındakinin sözüne, niyetine, adaletine ve samimiyetine güvenmemeye başladığında ilişkiler de yavaş yavaş değişir. Aile içinde şüphe oluşur, dostluklar zayıflar, komşuluklar mesafeye dönüşür; sonunda insanlar birbirlerinin iyiliğinden bile kuşku duymaya başlar.
Toplumun batışı, çoğu zaman önce güvenin batmasıyla başlar.
Güven kaybını büyüten en tehlikeli araçlardan biri ise yalandır. Hele bir de yalan, iftiraya dönüşmüşse…
Bir insan hakkında gerçeğe aykırı bir söz söylersiniz. İlk anda kimse inanmayabilir. Fakat aynı söz başka bir ağızdan tekrar edilir, sonra bir başkası tarafından yeniden anlatılır. Bir süre sonra insanlar gerçeği araştırmak yerine tekrarın oluşturduğu kanaate teslim olmaya başlar: “Bu kadar insan söylüyorsa herhalde bir şey vardır.”
Oysa ortada değişen gerçek değil, yalnızca yalanın kaç kez tekrarlandığıdır. Yalanın en tehlikeli tarafı da budur; tekrarlandıkça gerçeğe dönüşmez, fakat insanların zihninde gerçeğin yerini alabilir.
İftiraya uğrayan insanın yaşadığı asıl yıkım da yalnızca kendi itibarının zedelenmesi değildir. Daha büyük tahribat, onun çevresindeki insanların birbirine karşı güvenini kaybetmesiyle başlar. Bir insan hakkında ağır bir suçlama ortaya atılıyor; onu yıllardır tanıyan ailesi, kardeşleri, arkadaşları ve komşuları aslında nasıl biri olduğunu biliyor. Fakat aynı iddia tekrar tekrar dile getiriliyor. Birileri yüksek sesle anlatıyor, birileri duyduğunu aktarıyor, birileri de “Ben bilmiyorum ama…” diyerek şüpheyi büyütüyor.
Sonunda gerçek değil, şüphe dolaşmaya başlıyor. Aile içinde mesafeler oluşuyor, kardeşler birbirine kuşkuyla bakıyor, eşler arasında güven yara alıyor, dostluklar sessizce kopuyor. İnsanlar gerçeği bildikleri hâlde baskı karşısında susmayı tercih ediyor.
İşte iftiranın asıl tahribatı burada ortaya çıkıyor: İftira yalnızca bir insanın itibarını hedef almaz; insanlar arasındaki güven bağlarını da koparır. Bir insanı toplumdan uzaklaştırmanın en kolay yollarından biri, onu toplumun gözünde şüpheli hâle getirmektir. Gerçek ortaya çıkıncaya kadar geçen sürede ise kaybedilen yalnızca zaman değildir; aile bağları, dostluklar, itibar ve güven de yara alır. Bu nedenle iftira, bireysel bir kötülük olmanın çok ötesindedir; toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir zehirdir.
Bugün ailelerde yaşanan kırılmaları, insanların birbirine karşı artan tahammülsüzlüğünü ve ilişkilerin giderek daha fazla menfaat üzerine kurulmasını konuşurken bunu görmezden gelemeyiz. Gıybetin sıradanlaşması, insanların arkasından konuşmanın sohbet malzemesine dönüşmesi, nifakın ve ayrıştırmanın normalleşmesi, başkasının kusurunu ortaya dökmenin “doğruları söylemek” diye sunulması… Bunların her biri aynı çözülmenin başka bir yüzüdür.
Daha da garibi, ahlaktan söz etmeyi seviyoruz ama ahlakın gerektirdiği davranışları yerine getirmekte aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Adaletten bahsediyoruz; fakat adalet bizim lehimize işlemediğinde itiraz ediyoruz. Kul hakkını dilimizden düşürmüyoruz; fakat başkasının hakkına girdiğimizde kendimize mazeret buluyoruz. Merhameti övüyoruz; fakat düşenin elinden tutmak yerine çoğu zaman neden düştüğünü tartışmayı tercih ediyoruz.
Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafe açıldıkça, toplumun ahlaki zemini de kayıyor.
KIRILAN PUSULALAR VE TAŞIYICI KOLONLAR
Mesele yalnızca sosyal ilişkilerle sınırlı değil. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, gençlerin iş ve gelecek kaygısı, insanların emeklerinin karşılığını alamadığına dair yaygın kanaat ve yarına ilişkin belirsizlikler de toplumdaki güven duygusunu zedeliyor. Geleceğini göremeyen genç, emeğinin karşılığını alamayan çalışan, geçimini sağlamakta zorlanan aile ve sürekli borçlanmak zorunda kalan insan yalnızca ekonomik bir sorun yaşamıyor; zamanla hayata, çevresine ve geleceğe karşı güvenini de kaybedebiliyor.
Buna inanç duygusundaki zayıflamayı, ahlaki değerlerin içinin boşaltılmasını ve ilişkilerin giderek daha fazla çıkar hesabına dönüşmesini eklediğimizde, birbirinden bağımsız sorunlarla değil, aynı yapının farklı çatlaklarıyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.
Bir geminin tek bir yerden değil, farklı yerlerinden aynı anda su alması gibi…
Böyle zamanlarda fırsatçılık da kendisine geniş bir alan buluyor. İnsanların zor durumda kaldığı anlar, normal şartlarda dayanışmayı gerektirirken bazıları için kazanç fırsatına dönüşebiliyor. Gemi faciasının ardından insanların ulaşım ihtiyacının artmasıyla birlikte bilet fiyatlarına ilişkin yükselen tepkiler de bu açıdan düşündürücü.
Bir insanın çaresizliğini fırsata çevirmek ekonomik bir hesap olabilir; fakat her ekonomik hesabın içinde vicdan bulunmadığında geriye yalnızca fırsatçılık kalır. Denizde canını kurtarmaya çalışan bir insanın önündekini itmesiyle, karada çaresiz kalmış bir insanın durumundan kendisine çıkar sağlamaya çalışmak arasında görünüşte büyük bir fark vardır; fakat ikisinin altında aynı düşünce yatabilir: “Önce ben kurtulayım.”
İşte toplumları asıl tehlikeye sokan anlayışlardan biri de budur. Çünkü toplum yalnızca binalardan, yollardan, fabrikalardan, limanlardan ve gemilerden oluşmaz. Toplumun görünmeyen ama asıl taşıyıcı kolonları; güven, adalet, merhamet, vicdan, sadakat, inanç, aile, dostluk ve dayanışmadır.
Bu değerler zayıfladığında dışarıdan bakıldığında hayat hâlâ normal görünebilir. Caddeler kalabalıktır, iş yerleri açıktır, insanlar alışveriş yapar, televizyonlar yayın yapar, sosyal medya milyonlarca insanın parmaklarının ucundadır. Fakat bütün bunların altında toplumun dengesi bozulmuş olabilir. Tıpkı denizin üzerinde ilerlemeye devam eden bir geminin, içeride biriken suyu yolcular fark etmeden taşıması gibi…
ASIL SORU: BİZ NE ZAMANDIR SU ALIYORUZ?
Belki de bugün sormamız gereken soru yalnızca “Gemi neden battı?” olmamalı.
Asıl soru şu: “Biz ne zamandır su alıyoruz?”
Çünkü belki gemi 30 Ağustos’ta battı ama toplum olarak bizim su almamız çok daha önce başladı. Birbirimize güvenmediğimiz gün bir yerimizden su aldı. İftirayı sıradanlaştırdığımız gün başka bir yerinden su aldı. Gıybeti normalleştirdiğimiz, nifakı büyüttüğümüz, başkasının düşüşünden kendimize avantaj çıkarmaya başladığımız gün geminin dengesi biraz daha bozuldu. Ahlakı dilimizde bırakıp hayatımızdan çıkardığımızda ise su artık güverteye ulaşmıştı.
Şimdi hâlâ birbirimizi göstererek “Su buradan giriyor.” demeye devam ediyoruz. Oysa belki de hepimizin dönüp kendi bulunduğu yere bakması gerekiyor. Çünkü bazen bir gemiyi batıran tek bir büyük delik değildir; binlerce küçük ihmalin, suskunluğun, yalanın, bencilliğin ve vicdansızlığın zaman içinde birikmesidir.
Bir gün sonra da Marmara Denizi’nde bir gemi kazası daha oldu. Gemi kazalarında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Kayıp vatandaşlarımıza bir an önce ulaşılmasını ve arama-kurtarma çalışmalarının selametle sonuçlanmasını temenni ediyorum.
Bir de… Biraz ironik olacak ama…
Yıllardır ihmal ettiğimiz vicdanımıza, merhametimize, adalet duygumuza, güvenimize ve ahlaki değerlerimize de rahmet diliyorum. Onlar da galiba çoktan gemiyi terk etmiş. Hem de can yeleksiz.
Vesselam…
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR