Bugünlerde dünyadaki birçok ülkeyi heyecanlandıran o dev futbol turnuvası, yani Dünya Kupası maçları başladı. Futbol meraklıları, ülkelerinin bu turnuvalarda başarılı olmasını desteklemek için kimileri ekran karşısına geçiyor, imkânı olanlar ise maçların oynandığı statlara koşuyor.
Haliyle ülkecilik ve milliyetçilik duyguları ön plana çıkıyor; yer yer bu organizasyonların medenice yapılması gereken birer spor karşılaşması olduğu unutulup taşkınlıklar, holiganlıklar yapılıyor. Elbette bu tür işler asla istenmeyen durumlardır. Bu maçlarda fanatikçe taraf tutmayanların “milli duyguya ihanet ettiği” yönündeki sığ eleştirilere muhatap olması ise apayrı bir garabet. Kuşkusuz herkes kendi ülke bayrağını zirvede görmek ister fakat futbol fanatizmi asla ve asla bir kimsenin vatan sevgisinin ölçüsü olamaz. Alayişle, nümayişle ve stadyum çığlıklarıyla ülke sevgisinin seviyesi ölçülmez.
Zira madalyonun bir de arka yüzü var: Dünya Kupası gibi devasa futbol maçları, ülkede yaşanan kronik arızaların ve yapısal krizlerin üzerinde adeta bir narkoz işweni görür. Muhalefet kendi iç dertleriyle ve vizyonsuzluğuyla boğuşurken; iktidar hedefine koyduğu ne varsa, toplumun gözlerini sahaya diktiği bu hengâmenin içinde tereyağından kıl çeker gibi halleder. Sistemin sıkışmışlık gazı, yeşil sahalardaki doksan dakikalar sayesinde boşaltılır. Ülkedeki sosyal sorunlar, ekonomik krizler, fakirlik, işsizlik ve hukuki problemlerin üzerine yer yer milliyetçi soslar, “vatan-millet-Sakarya” retorikli örtüler çekilir ve ilgili makamlar derin bir nefes alır. Daha buna benzer nice toplumsal dert, yara ve sıkıntı futbolun o devasa gölgesinde kamufle edilir. Gerçeğin çıplaklığına vakıf olanlar, bu yapay narkozun farkında olanlar ise isteseler de bu maçları zevkle izlemez, izleyemezler.
İşte bu dev futbol organizasyonu başlayınca, etrafımı saran o yapay afyonun oluşturduğu toplumsal stresi biraz olsun azaltma adına, söz hazır yeşil sahalardaki o sihirli toptan açılmışken, geçmişten trajikomik bir top anısı paylaşmak istedim. Belki de gerçeği sahte meşgalelerle örtmeye çalışmadığımız o eski günleri hatırlamak hepimize iyi gelir…
Yıllar önceydi… Zihinlerdeki o amansız yorgunluğu, vücutta biriken statik elektriği ve biyolojik sistemlerin alarm veren stresini deşarj etmek için bir grup iş arkadaşıyla şehir dışına kaçmaya karar vermiştik. Tabii modern insanın piknik simülasyonu ciddi bir operasyon gerektirir. Önce stratejik planlama yapıldı, ardından bir iş bölümü: “Sen mangalı kap, sen salatayı yap, sen marketi hallet, sabah 10’da meydanda buluşalım!” En önemli kırmızı çizgimiz ise netti: Doğayla iç içe olalım, ama medeniyetten de tamamen kopmayalım; yani bir sosyal tesis, WC ve mescit gideceğimiz yerde tam karşımızda olmasa bile en azından uzağımızda kalmamalıydı.
Malzemeler istiflendi, tekerler döndü ve nihayet yeşilliğin bağrına vardık. Faaliyet hızlı başladı. Top peşinde koşanlar, ip atlama rekoru kıranlar, doğa yürüyüşünde kaybolma tehlikesi atlatanlar… Renkli, şen şakrak saatler birbirini kovaladı. Derken o en önemli, hani o kendi aramızda “boğaz harbi” diyerek latifeler yaptığımız o önemli an geldi; ateşler yakıldı, yiyecekler imece usulü hazırlandı. O gün sadece köfteleri, domatesleri ortak masaya sermemiştik; neşeyi de, yorgunluğu da, hayatın yükünü de o ortak kaba doğramıştık. Ve tabii ki bu ritüelin baş tacı, odun ateşinde demlenen o meşhur semaver çayıydı.
Eğlendik, güldük, yorulduk ve günün sonunda eve dönüş yoluna geçtik. İşte ne olduysa tam o sırada, o dönemin yeni yeni hayatımıza giren sosyal medya grubumuza düşen bir mesajla oldu…
“Arkadaşlar, elinde toplu fotoğraf olanlar grupta paylaşsın!”
Şimdi, grubun muzip ruhu olarak bu pası gole çevirmemek, harcanan tüm o piknik emeklerini boşa götürmek gibi veballi bir eylem olurdu. Arkadaşların engin hoşgörüsüne ve o günkü neşemize sığınarak, özenle seçtiğim birkaç fotoğrafı grubun tam ortasına bıraktım… Yemyeşil çimlerin üzerinde tek başına duran bir futbol topu, patlak bir voleybol topu ve çocukların arkada unuttuğu plastik bir top… Yanına da bolca gülücük emojisi. Zira onlar “birlikte çekildiğimiz” grup fotoğraflarını istiyordu, bense onlara kelimenin tam anlamıyla “toplu” fotoğraf gönderiyordum!
Gerçi o zaman da grupta hafiften “gönüllerde kırıklar oluşturan” esintiler olsa da şanslıydım ki esen rüzgâr o dönem bir yıkıcı bora ya da tayfun değildi; dostluğun tatlı bir meltemiydi.
KONJONKTÜREL BİR VEBA MI?
Şimdilerde ne böyle vizyoner faaliyetler yapacak bir dost meclisi kaldı, ne de o masum latifeden anlayacak bir piknik arkadaşlığı. Zaman geçti; hayatın içinden esen o gerçek tayfunlar ve boralar öyle sert vurdu ki, ne kadar güzel dostluk hanümanı varsa hepsini yıktı geçti.
Üstelik sadece zaman değil, içinde yaşadığımız bu tuhaf konjonktür de ruhlarımızı tamamen budadı. O günlerde de konjonktür belki tamamen lehte değildi; fakat yıkıcı ve yok edici olmaktan uzaktı. En azından iş yeri arkadaşlarıyla yan yana gelebiliyor, sosyal faaliyetler düzenleyebiliyor, aynı örtünün etrafında gülebiliyor, bir masada yemek yiyip bir safta “O ne der, şu ne düşünür?” fitnesinden uzak olarak namaz kılabiliyorduk.
Şimdiki aklımızla ve bugünün steril dünyasından o güne baksak, o masum kelime oyununu bile bir “iletişim kazası”, “grup dinamiklerini sabote etme” ya da satır arası bir “psikolojik şiddet suçu” sayabilirdik. Muhtemelen grubun gizli “duyar koordinatörleri” tarafından ciddiyetsizlikle suçlanır, anında dijital bir linç kültürünün mezesi haline getirilirdik. Çünkü artık çağ, dostluk çağı değil; sistematik bir yalnızlık, yalnızlaştırılma ve sosyal tecrit çağı.
Bugün artık kimse kimsenin şakasına tahammül edemiyor; çünkü herkes birbirini en ufak bir fikir ayrılığında, zevk uyuşmazlığında ya da dönemsel bir çıkar çatışmasında gözünü kırpmadan harcayıp dışlıyor. Üstelik bu dışlama mekanizması artık öyle steril, öyle kibirli işliyor ki; kimse yüzünüze baka baka, tartıştığınız o eski günlerin hatırına kavga etme zahmetine bile katlanmıyor. Dışlanıyorsunuz ve dışlandığınız yerde kendi kendinize konuşurken buluyorsunuz kendinizi.
ROBOTLAŞMAK…
İş yeri ile alakalı sosyal medya grupları, o eski neşeli piknik planlarının yapıldığı, imece ruhunun canlandığı yerler olmaktan çoktan çıktı. İnsanlar o kadar köşeli, konjonktürel dalgalanmalara karşı o kadar tetikte ki; artık bırakın “top” fotoğrafı gönderip şaka yapmayı, selam vermeniz bile birilerinin konfor alanını, politik duruşunu ya da kişisel sınırlarını rahatsız etmeye yetiyor. Modern dünya bize “bireysel özgürlük” masalları anlatırken, aslında hepimizi kendi egolarımızın yalnızlık hücrelerine hapsetti.
Şimdi ise herkes konjonktüre göre pozisyon alıyor; çıkarlarına uymayanı ya da kendisi gibi düşünmeyeni hayatından bir tıkla, adeta cüzzamlı gibi ayırıyor. Maskelerin arkasına saklanmış bu yeni nesil ilişkilerde, samimiyet en büyük lüks haline geldi.
Bu yabancılaşma sadece dijital dünyada da kalmıyor; koridorlara, mesai alanlarına taşıyor. Sırf selam vermemek, verilen selamı almamak için insanları görmezden gelenler; gördüğü halde hal hatır sormaktan çekinenler, adeta donmuş bir edayla yapay bir yere odaklanıyor ya da zoraki bir işle meşgul oluyormuş numarası yapıyorlar. Karşısındakini yok saymak için sergilenen bu tiyatral çaba, insanın insana duyduğu o kadim güveni de her geçen gün biraz daha kemiriyor.
Büyük kitleler stadyumlarda ya da ekran başında Dünya Kupası’nın o parlak, milyar dolarlık “topu” peşinde afyonlanırken, bizler günlük hayatın koridorlarında birbirine selam vermekten korkan robotlara dönüşüyoruz. Dünün o neşeli, muzip günü ise şimdi sadece damağımızda odun ateşinde demlenmiş o eski semaver çayıyi gibi… Yâdımızda ise bu modern, kurumsallaşmış tecridin tam ortasından geçmişe bakıp, yüzümüzü ince bir sitemle güldüren ve “Hey gidi günler hey!” dedirten tatlı, ama bir o kadar da hüzünlü bir hatıra olarak kaldı.
Vesselam…
*Ülke milli takımımızın oynayacağı Dünya Kupası maçlarında başarılı olmasını gönülden isterken kalben destekleyip alkışlıyorum.
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

Resim tam karizma olmuş
Teşekkür ederiz.