Geçen hafta perşembe ve cuma gününü eşimin rahatsızlığı nedeniyle hem şehir hastanesi hem de büyükçe bir devlet hastanesi acil servisi ve polikliniklerinde geçirdim. Büyük büyük binalar, geniş geniş koridorlar, A, B, C, D, E, F blokları; içeriye girince hep ışıklara maruz kalınca içim daraldı.
Bir an için sürekli buralarda çalıştığımı düşündüm. Ürperdim, acaba bu insanlar buralarda nasıl çalışıyor diye düşündüm. İster istemez kendi zihnimde eski, az yataklı, bol ışıklı, küçük ama ulaşılabilir devlet hastanelerini canlandırdım. Bu haftaki yazımda da fiziki şartların çalışan ve hasta psikolojisini nasıl etkilediğini işlemeyi istedim.
Şehir hastaneleri devasa, parlak, gösterişli. Büyük ekranlar, yüksek tavanlar, karmaşık yönlendirmeler. İnsan nereye baksa yönlendirme panoları, ekranlar, kaybolmuş bakışlarla sağa sola bakan hasta ve hasta yakınları ile biri gelip bir şey sorsa da yardımcı olsam diye şık giyimli, bakımlı genç kızlar ve sürekli tavanlarda yanan ışıklar göze çarpıyor.
Oysa eskiden az yataklı, hacmi daha küçük ama güneş ışığını daha çok alan, dışarıya açılan pencerelerle sade bir hava vardı. Daha az insan, daha az gürültü, daha çok insan hissi. İnsanlar daha sıcak geliyordu. Çalışanlarla daha yakın ilişki kuruluyordu. Sanki oralarda zaman daha rahat akıyor, ışığı, güneşi daha sağlıklı algılayabiliyorduk. Kimi zaman sağlık sadece teknoloji ile değil; mimariyle, ışıkla, yakınlıkla da kazanılır.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanına yayılan şehir hastaneleri, şüphesiz teknolojik açıdan büyük atılımlar. Ama büyüklük her zaman avantaj mı? Hasta açısından düşünelim. Girdiğinizde yönünüzü bulmak zor. Bekleme alanları büyük ama soğuk. Doğal ışıktan yoksun. Koridorlar sessiz ama iç karartıcı. Şifa ararken kaybolmuşluk hissi veriyor insana.
Çalışanlar için ise durum daha vahim bence. Bir servisten diğerine geçmek için ya da otoparktan çalışma alanınıza ulaşmak için epey yol yürümeniz gerekiyor. Mesai uzun, iletişim zayıf. Eski hastanelerdeki o birlik duygusu ve çalışan dayanışması bu genişliğin içerisinde kaybolmuş. Artık herkes bir sistemin parçası, ama kimse sistemin kendisini duyduğunu hissetmiyor sanki. Bizimle ilgilenen doktora üzüldüm. Sarı alandan saat 16 olunca yeşil alana geçti. Muhtemelen 24 saat nöbetçi. Sarı alanda taburcu olmayı bekleyen hastalar ve yeşil alanda muayene olmayı bekleyen (hastalar var). İletişim kurmak zor. Rahatsız etmezseniz sıra bana gelecek değerlendirme yapılacak da taburcu olacağım diye saatlerce beklersiniz. Dışarının güneş ışıkları içeriye giremiyor, sürekli cihazlardan çıkan radyasyon ve floresan ışıklar altında çalışıyorlar.
Modernlik elbette gereklidir. Ancak sağlık yapılarında sadece beton, ekran ve otomasyon yetmez; insan ölçeği, aidiyet hissi, güven duygusu da gerekir. Hasta kendisini bir vaka değil bir kişi gibi hissetmeli. Çalışan ise yorgun olsa da görülmüş, duyulmuş olmalı.
Belki de yeniden düşünmeliyiz. Devletin kudreti dev duvarlarda mı, yoksa insana verdiği değerin sade yansımasında mı saklı?
Bu hafta ben bunları düşündüm. Öğlen 13.30’da girdiğim şehir hastanesi binasından çıkarken kasvetli havanın etkisi ile saat 22’ye gelmiştir diye düşünürken saatin daha 18 olduğunu hissettim. Bunlar benim hastanede gözlemlerim, tecrübelerim sonucundaki çıkarımlarım. Belki de öyle değildir de başka türlüdür ama benim için sanki öyleydi. Siz de oralara yolunuz düşerse ki eskilerin tabiri ile Allah onları o ortamları eksik, bizleri de oralara muhtaç etmesin. Ederse de bir de siz gözleyin bakalım neler söyleyeceksiniz.
Sağlıcakla kalın.
- Keşke sınavlara değil, eğitime odaklanabilsek - 12.09.2026
- Ecel Geldi, Ne Çare… Amenna da - 29.08.2026
- Ünlülerin suçu ne? - 11.08.2026

YORUMLAR