Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
seferihisarLife

ÖKSÜZ KALAN SOFRADAN YÜKSELEN ŞÜKÜR DUASI

Vakit de hayli daralmıştı. “Yoksa! Yoksa! Yoksa!” endişesiyle değişmeye başlamıştı kalp ritmim. 

Bir pencereye bir balkona gidip geliyorum… 

Bir taraftan Hanım,

“Eğer ki gelmezlerse, bu yemekleri iftar ve sahurda kendiniz tüketeceksiniz, diye tehdit ediyor.” (!)

* 

Ne kadar önceydi bilmiyorum…

Ramazan ayında dini duygularımız, örfümüz, adetlerimiz iyice ortaya çıkar. Aslında her zaman öyle olmalıdır belki, ama insanlık hali, her zaman bir olmuyor.

Bir oruçluya iftar açtırmak dinimizde örf ve adetlerimizde hep teşvik edilir ve rağbet de görür. 

Daha geçtiğimiz hafta Cuma hutbesinde iftar sofrasının fakirlere açılmasının öneminden bahsetmişlerdi.

Öğrenciler söz konusu olunca teşvikler daha çok önem arz eder. Mesela, ilim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna yani ilim öğrenen talebeye zekât vermek caizdir, buyurulur Hadis-i şerifte.

Bu ve benzeri teşviklerle ilim öğrenen, ilim talep eden kişilere karşı bakışımız daha bir başkalaşır.

Genellikle gurbet öğrencilikle başlar ülkemizde. Öğrencilik bir gurbettir, gurbette yaşamaktır. Birçok eski yeni âlim hep gurbette âlim olmuş, anasının babasının dizinin dibinde kimse âlim olmamıştır, istisnalar müstesna.

Gurbet, öğrencilik, ramazan… Üçü bir araya gelince daha duygusal bir hava ve hüzün…

Öğrencilik yapan çok kişi, okuldan eve geldiğinde yemeğinin hazır olmasını candan, gönülden istemiştir hep.

Ama kim yapacak? 

İftar çadırları da yaygın değil günümüzdeki gibi.

Okuldan eve gelmek, dolabı açmak, dolabın içinin boş olduğunu görmek, bir de bu ramazan ayı ise bambaşka bir yıkım…

*

Öğrencilik yıllarımız, elbette bir elimiz yağda bir elimiz balda, yediğimiz önümüzde yemediğimiz arkamızda, bolluk içinde geçmedi. Ama elhamdülillah babam elinden gelenin fazlasını yapmıştı, yemedi yedirdi, giymedi ama giyindirdi, bizi zorda bırakmadı.

Fakat öğrencilik, ramazan, gurbet birleşince iş yine değişiyor.

Allah onlardan razı olsun, çevresini düşünen, fedakâr, müstağni, gençliğe sadece Allah rızası için yardımcı olanlar, insanlık gönüllüsü hayırseverler, o günlerde de bu işlere sahip çıkıyorlar, öğrencilere evlerini, imkânlarını ramazan ayında da iftarlarla sofralarını açıyorlardı. Bizler onlardan gördük öğrencilere bu şekilde kapı açmayı. Açmayan bilmez açan da bu işlere sahip çıkmaya doymaz. Ceddimiz buna güzel örnek.

Zaman döndü, devran değişti. Ağaçlar kaç defa meyve verdi kaç defa yaprak döktü bilmiyorum. 

Bir gün öğrencilik yıllarında iftara birlikte gittiğimiz bir dost gelip dedi ki,

“Hani o eski iftarlar var ya, onları canlandırsak ya.”

“Nasıl?”

“Unuttun mu öğrenciyken iftara gittiğin günleri?”

“Ah evet, nasıl unuturum unutmadım, elbette!” dedim.

“O zaman size iftara öğrencilerimle geleyim, onlarla hem iftarımızı yapalım hem de eski günleri yâd edelim.” dedi.

“Canla baş üstüne, tamam.”

Anlaştık. Ertesi gün bizim evde iftar açacağız. 

* 

Ben eve geldim. Bu organize hanımdan izinsiz olduğu için izni, kem küm ederek kısık sesle ve yağ çekerek aldım. (!)

* 

Yapılacak yemekleri belirleyip eksik olan malzemeler var mı yok mu tespit ettikten sonra eksikleri tedarik ettim, hanım da Allah razı olsun güzel yemekler hazırladı.

Ben eski günler, bugün ve mutfak arasında gidip geliyordum. İftara yarım saat gibi vakit kalmıştı. Her şey tamamdı. 

Eskiye gidip, gittiğimiz iftarları, yediğimiz yemekleri, tatlıları, beraber olduğumuz arkadaşları, bizi davet eden fedakârları, cömert insanları hatırlıyor, mutfağa gidip ekmek, kaşık, çatal kontrolü yapıyor, bugüne gelip Rabbimin verdiği nimetler ve imkânlar için Rabbime teşekkürler ediyordum.

Saat de ilerlemiş on beş dakika kalmıştı. Bu gitmeler gelmeler ise galiba misafirlerin gelmesine kadar sürecekti. 

Gelecek olan dost evi biliyordu, ama yine de gelir de evi bulamazlar diye bir pencereye bir balkona gidip sokağa bakmaya başlamıştım. 

İftar vakti yaklaştıkça bu gitmelerim, sokağa bakmalarım sıklaştı. Hanım da peşimde dönüyordu “Bir aksilik mi var?” diye.

“Hayır, gelince bekletmeyeyim arkadaşları onun için telaşım.” desem de içimde bir korku da belirmeye başlamıştı.

Onca emek ile yemekler yapılsın, afiyetle yenecek diye beklerken, gelecek olan misafirler gelmesin…

Yok ya olmaz öyle bir durum.

Evi bulamamışlardır…

Gençler bir yere takılmışlardır…

Gelirler şimdi…

Bir iki dakika kalmıştı ama hala ses yoktu.  

Ben bunları ve daha fazlasını kafamda döndürürken ses duyuldu.

İftar topu ve akşam ezanı.

Hala bekliyorum şimdi gelirler diye…

Ama nafile…

Evet, gelmedi misafirler.

Gelmedi öğrenciler.

Hanıma ve çocuklara ne diyecektim?

Bir yolunu bulmalıydım zira bir sürü emek vardı, sanat vardı, sanat beğeni ve tebrikle yâd edilecekti.

Sanat eserinden o nimetleri verene, mün’imi hakikiye geçilecek ona ulaşılacaktı.

Nimetler okunup nimeti veren Allah’a teşekküre kapı aralanacaktı ve bunlar da misafirlerle, daha da önemlisi öğrenci misafirlerle olacaktı.

Ben, hanım ve çocuklar elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi kaldık.

Şaşkın… Saf…

İftarı açalım belki gelirler…

Yok…

Gelmediler.

Biz kendimize geldik, iftarı açınca…

Aradım telefonla dostu…

“Sofra, yemekler öksüz kaldı…”

“Niye?”

“Öğrencilerinle iftara gelecektin ya?”

“Aaaaah kafam… Ben unuttum…”

Şaşkınlık ve yıkılmışlık…

“Hay Allah iyiliğini versin, niye, nasıl unutursun?”

“Unuttum!..”

* 

Güler misin, ağlar mısın, kızar mısın?

Hiç biri…

Tekrar anlaştık yarın inşaallah diye.

Gün içinde ise sık sık aradım dostu.

“Unutma sakın iftarı!”

*

Ertesi gün nihayet gençlerle geldiler, iftarımızı açtık, nimetleri verene, mün’imi hakikiye teşekkürler edildi.

Nimetler manayı harfi ile okunup, zikir, fikir şükür yerine getirildi.

Nimeti veren Allah’a teşekküre farklı açılardan kapılar aralandı.

Elhamdülillah…

Öğrencilerden birinin şu yemek duasıyla bitirdik yemek faslını.

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız!

Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, memba’larını göster.

Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet.

Bizi bu çöllerde mahvettirme.

Bizi huzuruna al. Bize merhamet et.

Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.

Bizi zeval ve teb’id ile tazib etme.

Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyyetini başıboş bırakıp idam etme.

Ya Rab! Kusurumuzu affet bizi kendine kul kabul et.

Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl.

Ruhumuzu cesedimize, kalbimizi nefsimize, aklımızı midemize hâkim eyle.

Lezzeti şükür için isteyen kullarından eyle.

Ya Rab! Resûl-u Ekrem Aleyhisselatü Vesselamın bereketi hürmetine

bize ihsan ettiğin maddi ve manevi rızkımıza bereket ihsan et!..”

Amin!..

*

“Dün” yıllar sonra bile unutulmayacak farklı bir ramazan hatırası olarak kaldı bizde…

Yemek üstüne bol köpüklü Türk kahvesi de güzel oluyor haaa!

Vesselam…

BİRAZ DA DÜŞÜNELİM

Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül’e tembih eder: 

“Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.” 

Akşam olur, namaz kılınır, namazdan sonra Behlül 5–10 kişilik bir grupla çıka gelir. Harun Reşid şaşırır: 

“Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin…” 

“Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu, ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.” 

 

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Instagram'da Takip Et
Verified by MonsterInsights