Değerli dostum Kasım Şahin’in davetiyle, artık bu köşede sizlerle haftada bir buluşacağız. Eğitimden psikolojiye, aileden hayata dair pek çok konuyu birlikte konuşacağız. Yarım asrı geride bıraktığım bu hayat yolculuğunda hem gördüklerimi paylaşmak hem de sizlerden öğreneceğim çok şey olduğuna inanıyorum.
Bugünkü yazımın konusu, birçok aile için şu sıralar gündemin ilk sırasında yer alıyor: LGS ve tercih süreci.
Benim de 15 yaşında bir oğlum var. Kırklı yaşlardan sonra nasip oldu. Arkadaşlarım, “Kart eşeğin sıpası tatlı olur” diye takılıyorlar. Gerçi bu sözü oğlum doğduktan sonra söylediler; yoksa onlar dedi diye yola çıkmadık. Ama haklarını da yemeyeyim, gerçekten tatlı oluyormuş.
Tabii bu yaşlarda baba olmanın ayrı bir sorumluluğu da oluyor. Oğlum elinden geleni yaptı, çalıştı ve sınava girdi. Sonuç: 3,17’lik dilime yerleşti. Daha iyi olabilir miydi? Elbette. Ama şimdi önemli olan, elimizdeki puanla en doğru kararı vermek.
Oğlum fen lisesi istiyor. Ben ise biraz farklı düşünüyorum: Sıra dışı, özellikli bir teknik ya da meslek lisesi… Özellikle havacılık alanında eğitim veren okullar ilgimi çekiyor. Mesela İTÜ Teknik Lisesi ya da nitelikli endüstri meslek liseleri gibi. Bu okullar sadece meslek kazandırmakla kalmıyor, aynı zamanda sınavlara da hazırlıyor. Üstelik genellikle yüksek puanlı öğrenciler tercih ediyor.
Gerçekçi olalım; bugün Türkiye’de iş garantisi anlamında iki alan öne çıkıyor: Biri tıp fakülteleri, diğeri askeri okullar. Onların bile bazen engellerle karşılaştığı oluyor. Özel sektörde rekabet edebilmek içinse bazı üniversiteler ön plana çıkıyor: Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ gibi… Bunlardan mezun olmak hâlâ büyük bir avantaj.
Bu yüzden iyi bir meslek lisesi mezunu olmak, özellikle havacılık, uzay, bilişim veya denizcilik gibi alanlarda sağlam bir başlangıç olabilir. Bunu sadece düşünmüyor, çevremde de gözlemliyorum.
Bu fikirle geçtiğimiz günlerde ailecek İstanbul’daki prestijli bir okulu ziyaret ettik. Girişteki görevli bizi idare katına yönlendirdi. Kapıda bizi beyaz önlüklü bir hanımefendi ve üç öğrenci karşıladı. Okulu tanımaya geldiğimizi söyledik. Müdür yoktu, baş müdür yardımcısı da meşguldü. Hanımefendi “Ben yardımcı olayım” dedi.
Bizi öğretmenler odasındaki rahat bir köşeye oturttu. Okulu, sistemi, öğrencileri öyle güzel anlattı ki hayran kaldık. Bir ara içeri edebiyat öğretmeni girdi. “Misafirlerimize bir şeyler söylemek ister misiniz?” diyerek sözü ona verdi. İçtenlikle anlattılar, biz de ilgiyle dinledik.
Sohbet ilerlerken kendisine sordum:
“Zannediyorum siz müdür yardımcısısınız. Branşınız nedir?”
Gülümsedi:
“Ben öğretmen değilim. Okulun temizlik görevlisiyim.”
O an eşimle oğlumun gözlerine baktım. Şaşkınlık, hayranlık, saygı… Hepsi vardı. İşini sahiplenen, kuruma aidiyet duyan, temsil gücü yüksek bir insan… Gerçekten etkileyiciydi.
Şimdi dönüp size sormak istiyorum:
Siz böyle bir an yaşasaydınız, ne hisseder, ne düşünürdünüz?
Tercih dönemi sadece bir okul seçme süreci değil. Aslında değerlerimizle, beklentilerimizle, umutlarımızla yüzleştiğimiz bir yol ayrımı. Önemli olan sadece hangi okulu seçtiğiniz değil; nasıl bir yolculuğa çıktığınız…
Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.
Yüzünüzden tebessüm, hayatınızdan huzur eksik olmasın.
- Keşke sınavlara değil, eğitime odaklanabilsek - 12.09.2026
- Ecel Geldi, Ne Çare… Amenna da - 29.08.2026
- Ünlülerin suçu ne? - 11.08.2026

YORUMLAR