Dün, önceki gün, daha önceki gün… Gece uyuyan çocuklar, sabah dünyanın birçok yerinde birçok çocuk normal bir sesle, annesinin babasının “Kalk yavrum…” diyen sesiyle uyanamadı. O çocuklar; annelerinin, ninelerinin şefkatli sesiyle değil; gökyüzünü yırtan, binaları yerle bir eden; füze, bomba, dron, SİHA denilen patlayıcıların feryadıyla sıçradılar yataklarından. Ekranlarda Washington’ın hamleleri, Tel Aviv’in stratejileri, Tahran’ın misillemeleri, Doğu Türkistan’da Çin işkenceleri, yine Filistin’de İsrail zulmü…
Koca koca adamlar bu olayları tartışırken; o coğrafyalardaki çocuklar, hayatlarında hiç görmediği adamların belki de şahsi istikballeri, şahsi çıkarları için, enaniyetlerini okşamak için aldığı kararların bedelini, küçücük yüreklerine sığdırdıkları büyük endişelerle, korkularla ödemek zorunda kalıyor.
Çevremize baktığımızda ülkemizin sınırlarının az ötesinden yükselen dumanlar; sadece atlaslarda gördüğümüz ülkelerin, İran, Filistin, Lübnan, Doğu Türkistan, Yemen vb. sınırlarıyla çerçeve edilen yurtların üzerini karartmıyor. Bizim ya da bu olaylara sessiz kalan siyasetçilerden ziyade; sessiz kalan vatandaşların, ehli vicdanın vicdan pencerelerini karartıyor, kapatıyor.
Tahran’daki, Gazze’deki bir çocuğun feryadı ile Lübnan’ın, Yemen’in, Doğu Türkistan’ın içlerindeki annelerin, babaların çığlıkları, hıçkırıkları arasında çizilen sınırlar, sadece atlaslardaki çizgisel haritalardadır. Vicdanlarda sınır yoktur, olmamalıdır…
Büyüklerin çıkardığı bu yangınlardan en çok çocuklar zarar görüyor. İşte daha birkaç gün önce kitaplar, defterler, okul çantaları darmadağın olurken birçok çocuk sınıflarında ‘medeniyiz’ diyenlerce hunharca katledilmiştir. Ders bitiş ziliyle teneffüse çıkmayı düşünen çocuklar, bombaların gürültüsüyle yerle bir olan betonlar altında ruhlarını teslim ettiler, minik minik mezarlara defnedildiler baharı görmeden, goncaları henüz açılmadan…
Savaş bölgelerindeki çocuklar için gökyüzü, artık özgürlük değil; ölümün her an yağabileceği ölüm rengi bir tavan olarak görülmektedir. Gökyüzünden emin olmayan, olamayan çocuklar okul çantalarını sığınaklarda yastık yapıp uyumayı deniyorsa; arkadaşlarıyla çocukluklarını yaşayıp oyunlar oynayacakken füze, dron seslerinden ölümün yakınlığını tahmin etmeye çalışıyorsa bunun vebali kimdedir? Bozulan psikolojileriyle sürekli ölüm tehdidine karşı tetikte olmak, hayatlarının baharında çiçek açmayı bekleyen çocukların sinir sistemlerini felç etmektedir.
Allah’ın emanet verdiği anne babalar, emanet olan çocuklarını koruyamıyorsa ve çocuklar buna acıyla, ıstırapla şahit oluyorsa güven duyguları yıkılmaz mı? Çocukların ruh-beden gelişimi, “Temel Güven Duygusu” (Erikson) üzerine inşa edilir. Bebeklikten itibaren çocuk, ebeveyni tarafından ihtiyaçlarının karşılanacağını ve onlarca tehlikelerden korunacağını bilir ya da bilmek ister. Bu hengâmede bir çocuğun, babasının korktuğunu veya annesinin çaresizce ağladığını görmesi, çocuk için dünyanın sonu demektir. Çünkü onu her türlü tehlikeden koruyacak olan o anne baba zırhı bu halde yıkılmış olur.
İşte Gazze’de İsrail-Filistin çatışması bağlamında sağlık görevlileri, yardım kuruluşları ve doktorlar tarafından kullanılan WCNSF ( Wounded Child, No Surviving Family ) yani “Yaralı çocuk, hayatta kalan ailesi yok” tabiri; çocuklar için savaş bölgelerinin, hatta insanlığın ne derece kötü bir duruma düştüğünü, çocuklarına dahi sahip çıkamadığını gösteren üzücü bir durumdur. Böylece aslında bu çocuklar, kimliklerini tanımlayacakları köklerinden de koparılmış oluyor. Kökler, ruhlar derken aynı zamanda ülke geleceğiyle birlikte insanlığın geleceği bombalanıp yıkılıyor.
Geleceğini güvende hissetmeyen bir öğrenci ya da bir beyin, hayal kuramaz; sadece hayatta kalmaya odaklanır. Akademik veya sosyal becerileri geliştirecek olan akıl yürütme merkezini devre dışı bırakır. Savaşlarda sivillere dokunulmaması gerekirken; okul, hastane gibi yerler güvenli alanlar olması gerekirken bugün ABD-İsrail-İran üçgenindeki gerilimler, sınıfları sığınaklara, okulları ise hedeflere dönüştürdü. Zulüm bunları da yerle bir etti. Çocukların gözünde dünya artık parkların, oyun alanlarının veya okulun olduğu bir yer değil; her an her yerden ölümün gelebileceği, hiçbir kuralın işlemediği vahşi bir ormandan farksız hale gelmiştir.
Bu ve benzeri düşünceler, kuracağı tüm ilişkilerde çocuğu şüpheci, kaygılı, huzursuz ve psikolojisi normal olmayan bireyler haline getirir. Böylece çocukların yaşadıkları dehşet, her zaman yetişkinler gibi kelimelere dökülemeyince; acısı dillerinden değil, bedenlerinde ve davranışlarında tezahür ediyor, ortaya çıkıyor. Yaşından beklenen olgunluğu gösteren bir çocuğun, savaş musibetine maruz kalmasıyla oluşan travma sonrası aniden altını ıslatmaya başlaması veya parmak emmeye dönmesi bir savunma mekanizmasıdır. Çocuk, aslında “Beni koruyun, ben küçüğüm ve çaresizim!..” gibi mesajlar vermektedir.
Şahit olduğu dehşet olaylarının, vahşetin büyüklüğüne göre zihin kelimeleri reddeder. Kekemelik gibi arazlar ortaya çıkar ve vücudu tepkisini böyle göstermiş olur. Bazı çocuklar acılarını içlerine atarken, bazıları bunu dışa vurur. “Onlar bana zarar vermeden, ben onlara zarar vermeliyim!” gibi düşünceler bilinçaltına yerleşir. Bu tür rahatsızlığı olan çocuklar, oyuncaklarıyla oyun kurarken bile sadece yıkımı ve savaşı taklit ederler. Rehabilite edilmezlerse; güvensizlik üzerine kurulu, empati yetisi zayıflamış ve şiddeti tek çözüm yolu olarak gören bir neslin yetişmesine istemesek de yardımcı olmuş oluruz.
Savaşın bilançosu tutulurken yıkılan köprülerin, yolların, fabrikaların, muhtelif tesislerin maliyeti hesaplanır, patlayan füzelerin menzilleri tartışılır. Oysa en büyük yıkım sessizce gerçekleşmiştir ki o, çocukların çocuk olma kabiliyetlerinin infazıdır. Savaş bittiğinde silahlar susar, ama çocukların içindeki o fırtına dinmez. Binaları betonla, yolları asfaltla onarabilirsiniz; peki ya bir çocuğun dünyayı güvenli bir yer olarak görme duygusunu nasıl geri vereceksiniz, verilebilir mi? Anne babasını, hunharca katledilen yakınlarını, kopup giden uzuvlarını neyle ona geri vereceksiniz?
Unutulmamalıdır ki savaşın enkazı sadece taş ve toprak değildir. Asıl enkaz; çocukların gözlerindeki sönen ışıktır, yıkılan hayallerdir, kırılan umutlardır… Bugün ABD, İsrail ve İran eksenindeki bu devasa güç savaşının, hatta dünya üzerindeki diğer düşük ya da yüksek yoğunluklu savaşların asıl kurbanı, hiçbir stratejik haritada adı geçmeyen o küçük kalplerdir. Eğer biz bugün sadece izlemekle yetinirsek, yarın karşımıza çıkacak olan; travmasıyla baş başa bırakılmış, eğitime küsmüş ve şiddeti tek çıkış yolu olarak gören, vicdanı büyüklerce iğdiş edilmiş koskoca bir ‘kayıp nesil’ olacaktır.
Çocukların gökyüzünü derhal onlara geri vermeliyiz. Onları sadece hayatta tutmak yetmez; onlara yeniden hayal kurma hakkını, oyun oynama özgürlüğünü, yaşam alanlarını, güvende uyuma hakkını, mavi gökyüzünde uçurtma uçurma hakkını, okulunu, umutlarını, vicdanını iade etmeliyiz.
Vesselam…
Hayırlı Bayramlar…
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR