Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ömer Faruk Kulluk
Ömer Faruk Kulluk

İZ Mİ  BIRAKMAK İSTERSİNİZ  LEŞ Mİ?

Hayatı, insanoğlunun doğup yaşadığı ve nihayetinde öldüğü bir süreç olarak tanımlayabiliriz. Bu sürecin başı ve sonu, insanoğlunun etki alanında olmayan —intiharların bir kısmını istisna tutarsak— iki olgudur. Hiç kimse sipariş üzerine doğmamıştır. Cinsiyeti, göz rengi, nerede dünyaya geleceği, anne babasının kim olacağı, dili, ırkı gibi değişkenler insanın idaresi dışında takdir edilir.

Ölüme gelince… Bazı intiharlar dışında —bazı diyorum çünkü intiharların çoğunun cinnet halinde ve insanın şuurunu kaybettiği anda gerçekleştiğini düşünüyorum— insanın nerede, ne zaman, nasıl öleceği belli değildir. Bir apartmanın altıncı katından düşüp hayatta kalabilen insanlar vardır. Boğaz Köprüsü’nden atlayıp hafif kırıklarla kurtulan insanlar mevcuttur. Beyin kanaması geçirip mucizevi şekilde yaşayan insanlar biliriz. Bunun yanında ayağı burkulup ölen, karşıdan gelen bir arabanın tekeri fırlayıp çarpması sonucu hayatını kaybeden, soba gazından zehirlenerek aramızdan ayrılan insanlar da vardır.

Ölüm de, eğer inanıyorsak, Allah’ın takdir ettiği bir olgudur.

Peki ölümsüzleşmek neyin nesidir?
İşte ölümsüzleşmek, hayatın doğum ve ölüm arasındaki yaşam biçimimize bağlı bir durumdur.

İnsanoğlu 3-4 kilo taze et olarak dünyaya gelir. Öldüğünde de yerine göre 60-70 kilo olarak dünyayı terk eder. Ortalama insan ömrü 60-65 yıl dersek, insan bunca yılı 3-4 kilo taze et olarak dünyaya gelip 70 kilo leş olarak ayrılmak için yaşamamalıdır. Bu kimin elindedir, kimin iradesindedir? İşte bu yaşam biçimi, büyük oranda insanın kendi cüzî iradesiyle gerçekleşir.

Ölümsüzleşme de bu iradenin kullanım biçiminde saklıdır. Bazı insanlar hayırlı ve güzel işler yaparak, insanlığın yararına buluşlar, icraatlar gerçekleştirerek ölümsüzleşirken; bazıları da şer işler yaparak, kötülükle nam salarak ölümsüzleşirler. Biri gül bahçesinde, diğeri fosseptik çukurunda ölümsüzleşir.

Ben burada gül bahçesinde ölümsüzleşmekten bahsetmek istiyorum. Bunun için insanın ne iş yaptığı hiç önemli değildir; yeter ki meşru bir işi ve uğraşı olsun. Ne iş yaptığı değil, o işi nasıl yaptığı önemlidir.

İnsanın kendisini yaşam başarısına adaması onu ölümsüz yapar.

Yaşam başarısı çok para kazanmak değildir. Sınavlarda birinci olmak, şan ve şöhret sahibi olmak da değildir. Yaşam başarısı, iktidar olmak, baş olmak, yönetici ya da lider olmakla açıklanamaz. Kazanç, şan, şöhret ve statüler yaşamda amaç değil, birer araçtır. Bunlar belki insanın yaşam başarısını yakalamada birer araç olabilir.

Peki yaşam başarısı nedir?
Yaşam başarısı, “keşkesi az olan bir hayattır.”
Huzurlu bir ölümdür.
İnsanlık hayrına yapılan işlerle anılmaktır.
Ruh dinginliği, gönül zenginliği, dost canlılığıdır.
Geçmişten ders çıkarıp geleceğe güvenle bakabilmektir.
Bulunduğu yere, mevkiye hayat verebilmektir.
Statü ve unvanların içini doldurabilmektir.
Yaptığın işi severek, o işe ruhunu da katarak yapabilmektir.

O nedenle derler ki:
Bir insan, yaptığı işi sadece bedeniyle yapıyorsa işçidir.
 Yaptığı işte aklını da kullanıyorsa ustadır.
 Yaptığı işe sevgisini ve ruhunu da katıyorsa zanaatkârdır.

Yani ölümsüz olmak, daha kısa ve öz bir ifadeyle, insanın arkasında iyi izler bırakmasıdır.

Evet, bunları yapabilmek için illa vali, kaymakam, müdür, şef olmak gerekmiyor. İlla üniversite okumak da gerekmiyor. Bazen bir ayakkabı boyacısı tatlı diliyle, güler yüzüyle; bazen bir simitçi samimi ses tonuyla; bazen sokaklarımızı temizleyen bir işçi bakışlarındaki içtenlik ve canlılıkla ölümsüzleşebilir.

Bunu, o kişi aramızdan ayrılınca fark ederiz. “Bu sokakta güler yüzlü bir amca vardı, ne oldu ki?” diye düşünürüz. Gözlerimiz o yüzü, kulağımız o sesi, ruhumuz o samimiyeti arar. İşte aradığımız kişi, o noktada bizim için ölümsüzleşmiştir.

Statünüz, mevkiiniz ne kadar popüler ya da etkiliyse o derecede de sorumluluk sahibisiniz. O ölçüde ölümsüz olabilme ya da kötü sıfatlarla anılma ihtimaliniz vardır. Bu tamamen yaptığınız işi nasıl yaptığınıza, kapınıza gelenleri nasıl karşıladığınıza, size bağlı insanlara nasıl davrandığınıza, kısacası insanlarda nasıl bir iz bıraktığınıza bağlıdır.

Eğer ölümsüz olmak istiyorsak, bunun yolu içimizdeki beyaz köpeği beslemekten geçer.

Nasıl mı?
Bir Kızılderili’nin küçük bir kulübesi varmış. Kulübesinin önünde de biri siyah, diğeri beyaz iki köpek bulunurmuş. Bir gün torunu sormuş:
— Dede, kulübeni neden biri siyah, diğeri beyaz iki köpek bekliyor?
Dede gülümsemiş:
— Oğlum, onlar sembol. Siyah; kinin, nefretin, umutsuzluğun, savaşın, fesadın, kıskançlığın, tembelliğin yani her türlü olumsuz duygu ve düşüncenin sembolüdür.
Torun tekrar sormuş:
— Peki ya beyaz olan?
Dede cevaplamış:
— Beyaz da sevginin, hoşgörünün, barışın, çalışkanlığın, yardımlaşmanın, selamlaşmanın, umudun ve zaferin yani her türlü olumlu duygu ve düşüncenin sembolüdür.
Torun biraz düşünmüş ve sonra sormuş:
— Peki dede, bunlar her gün kavga ediyorlar; hangisi kazanıyor?
Dede gülerek cevap vermiş:
— Oğlum, ben hangisini daha iyi beslersem o kazanıyor.

Evet… Ölümsüz olmanın yolu, her insanın içindeki beyaz köpeği daha iyi beslemesinden geçiyor.

Bu ne zaman belli olur?
Hem bunun, hem de insanların yaşam başarısının ölçütü; o insanın sıkıntıya düştüğünde yanındaki dost sayısında, makam sahibi kişiyse emekli olduğunda hâlâ selam veren insan sayısında, öldüğünde cenazesine katılan insan sayısında gizlidir.

Cenazemize katılan ve “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna “İyi bilirdik.” diyen insan sayısının çok olması dileğiyle…

 

Ömer Faruk Kulluk
Latest posts by Ömer Faruk Kulluk (see all)

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Instagram'da Takip Et
Verified by MonsterInsights