Modern toplumlarda insanların öncelikleri kendi çıkarları ve konforlarıdır. Bunlar empati ve dayanışmayı gerilere atarak bencilliği, şahsiliği hep öne çıkarır. Şahsi çıkarlar, planlar öne çıkınca her türlü değer yargısı ötelenir.
Bu ötelenenlerin dini kaideler, ahlaki değerler, örf adet olması ne yazık ki çok bir önem arz etmez. Bunlar hemen birden oluveren şeyler de değildir elbette.
Bilirsiniz ısıtılan sudaki kurbağa olayını. O aslında bir şehir efsanesiymiş. Neden mi?
Teyit.org adlı sitede “Alman Psikolog Friedrich Leopold Goltz, 1800’lerin ikinci yarısında ruhun bedenin neresinde konumlandığını anlamak için çeşitli araştırmalar yürütmüş bir bilim insanı.
1869’da yaptığı deneylerden birinde sıradan kurbağalar ile beyinleri alınmış kurbağaların değişen koşullara yönelik tepkilerini karşılaştırmış. Bunun için de kurbağaları yavaş yavaş ısıtılan bir suyun içine koymuş.
Goltz, sıcaklığı yavaş yavaş artırılan sudaki sıradan kurbağanın sıcaklık 25 dereceye ulaştığında tedirgin olmaya başladığını, sıcaklık daha da arttıkça dışarı çıkmak için çabaladığını ve 42 dereceye ulaştığında öldüğünü gözlemlemiş.
Beyni çıkarılmış kurbağaların ise sıcaklık değişimine tepki göstermedikleri sonucuna ulaşmış.” şeklinde anlatılmakta olay.
Doğrusu bu, fakat şehir efsanesi dense de burada geçen beyin, toplumu toplum yapan değerler, dini, ahlaki, örfi değerler olarak değerlendirdiğimizde o değerlerin bir şekilde yavaş yavaş ortadan kalkması toplumların ülkelerin bitiş felaketi olarak yaşanır.
Koca şair Arif Nihat Asya “Bize bir nazar oldu, Cuma’mız pazar oldu. Ne olduysa hep bize azar azar oldu.” diyerek parmak basmış toplumumuzu bitişe götüren yaralarımıza taa o zamanlar.
Mehmet Akif Ersoy ise “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu / Gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!” diye bahsederken “Ömer” den kasıt Hz. Ömer olmakla beraber Allah Resulünün sallallahü aleyhi ve sellemin izinden giden herkese bir işarettir. Herkese sorumluluk mesuliyet yüklenmiştir Müslüman olmakla. Çünkü insanımız bugün aldırış etmese de haksızlığa hukuksuzluğa dinimiz müsaade etmemekteydi. İnsanımız da zalime karşı mazlumun yanında zalimin karşısında, haksızlık karşısında hakkın yanında dururdu. İlahi adalet anlayışımızda, adalet şaşmaz, hak ise haklınındır, kurt zihniyetlere prim verilmezdi. Kimseye de ayrımcılık yapılmazdı. Güçlüye de zayıfa da ağaya da gedaya da adalet terazisi eşitti.
Gözü yaşlının gözyaşı direk kalplere damlar, gözü yaşlıların gözyaşları gönül mendilleriyle silinir kurulanır varsa dert çözülürdü. O aşamalar çoktan geçilmiş maalesef ve devr-i ahirde komşu komşusunu sevmiyorsa veya ona bir şekilde kızmışsa malum suçlamayla suçlayıp ocağına incir ağacı diktiriyor.
Hâlbuki Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”( Buhari, Mezalim 3; Müslim, Birr 58) buyurur.
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez ve yardımı terk etmez. Her Müslümanın diğer Müslümana ırzı, malı ve kanı haramdır. Takva buradadır. Bir kimseye şer olarak Müslüman kardeşini hor ve hakir görmesi yeter.”( Tirmizî, Birr 18) de der.
Ebu’l-Hasan Harakani Hazretleri de “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” (Attar, Tezkiretü’l-Evliya, 604) der.
“Mümin kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Buhari, İman 42) mealindeki hadis-i şerifi de bize hitap etmez olmuş maalesef bu devirde.
Evet, toplum olarak, dahası Müslüman denilen bir toplum olarak, milliyetimizle öğündüğümüz Türk toplumu olarak bitişe mi gidiyoruz? Toplumumuz, ülkemiz tarih yolculuğunda finale mi gidiyor? Karar elbette sizin.
Hayat şartlarındaki ağırlaşma, çalışma şart ve sürelerini zorlarken toplumdan uzaklaşıp kabuğuna çekilme anlamında bir tarz ortaya çıkıyor. Her ne kadar insanlar birbirleriyle görüşüyor olsa da herhangi bir yerde ya da bir kafede oturuyor olsa da aslında yalnız ve mutsuzlar. Bunda gelecek kaygısı, çıkar hesapları, birilerinden menfaat temini gibi dürtüler elbette baş aktör olarak etkilidir.
Kafelerde oturan insanlar birilerini çekiştirmiyorlarsa teknolojik aletlere takılıp kendi dünyalarına gömülüyorlar. Kalkıp giderken de birbirlerinden hesabı ödeyivermesi beklenirken ya herkes kendi hesabını ödüyor ya ortaya atılan miktarlarla hesap ödeniyor ya da mahsuplaşma yaşanıyor. Bu ekonomik durumların iyi olduğu dönemlerde böyle değildi tabi ki. “İkram etmek” diye örf adetlerimizdeki kavram hemen devreye girer mevzuyu kapatırdı.
Yolda yürürken, trafikte seyrederken bile telefon ya da sosyal medyasıyla meşgul olan insanlar görmek artık garipsenmiyor. Birlikte olunan, oturulan ortamlarda bile insanlar yüz yüze bakmaz oldular. “Sabah kalkıp yüzüne mi bakacaksın!” tabiri gerilerde kaldı, sabah değil insanlar mecbur kalmadıkça, zorunlu olmadıkça birbirlerinin yüzüne bakmıyor, kısmen de bakamıyor. İçe dönük gelişen durumlar, sosyal medya bağımlılığı insanların yüz yüze iletişimini azaltarak, hatta yok ederek duygusal bağları zayıflatıyor. Gelişen olaylar, sosyal medyadan sürekli görülen menfi olaylar, toplumsal yapıyı yıkan olumsuz haberler, yağmur gibi insanların üzerine olumsuzlukları boca ederken insanlar görmeye alıştığı olaylarla çevresine karşı da duyarsızlaşıyor, duygusuzlaşıyor, hissizleşiyor. Duygular yavaş yavaş hassasiyetini kaybediyor, empati yapma, yerindeymiş gibi düşünme yorgunluğu oluştuğundan terk ediliyor.
Toplumdaki değer kayıpları, devlet sistemlerindeki sağlık, eğitim, hukuk, vs. aksaklıklar, olumsuzluklar, bireylere olduğu gibi devlet kurumlarına olan güveni de yıkıyor. Hukukun hakkı teslim etmediğini görenler hukuksuzluklara karşı sessiz kalıyor, ses çıkaranların cezalandırıldığını görünce de “nemelazım” deyip “görmedim, duymadım, bilmiyorum” moduna girip kendi içine gömülüyor. Böyle durumlarda ya çeteler ortaya çıkıyor ya bireysel olarak haklarını almak isteyen fevri insanların taşkınlıkları ortaya çıkıyor ki bu da anarşidir. Toplumu sindiren, sükûta gömen bir beladır.
Olumsuz vakalardan yorgun, gelecekten endişeli insan, olumsuzlukları görerek iç enerjisini kaybeden, yorgun ve mutsuzluğundan kaynaklı nefis dairesinden, evlat, ana, baba dairelerinden dışarı çıkıp etraftaki komşu, arkadaş, mahalle, şehir, ülke gibi dairelerle ilgilenmeye meşgul olmaya enerji bulamıyor. Her şeye rağmen bu olumsuzluklara karşı direnip çalışan çabalayan ya “enayi” yerine ya “Karşılığında ne tür planlarla menfaati var acaba?” sorgulamalarına muhatap oluyor ya da bir şikâyetle, bir “gizli tanık”la dünyası karartılıyor, anasından emdiği süt burnundan getiriliyor. “İstenmeyen” ilan edilip yalnızlığa, yokluğa, yok edilişe, sosyal ölüme itiliyor. Bu gayri insani ve gayri İslami tutum iyilik damarlarına hançer olarak saplanıp felç ediyor. Bu hallerdir ki insanı ve insani özellikleri bitiren bir kanser olarak yaygınlaşıp toplumu sarmış, felç ettiği avının tamamen ölmesini bekleyen canavar gibi bekliyor insanlığın başucunda.
Gelecek tasavvuru, hülyaları yaşadıkları moral bozucu iç karartıcı olaylarla yıkılan gençlikse çareyi ya başka memleketlere kaçmakta arıyor ya da motivasyonsuz derbeder bir hayat sürüyor. Bir kısmı gücü elinde tutanlar içinde tanıdıkları varsa bir kademede iş buluyor yoksa yıkılan hayallerinin altında kalarak yıkık, ezik yaşıyor, hayattan hiçbir beklentisi kalmamış bir insan olarak… Geleceği karartılmış bir nesil ya da ülkenin bahtsız istikbali olarak mutsuz, huzursuz…
Ya da muhtelif gayri meşru yollarla çalışmadan zengin olmanın yollarında heba oluyor.
Bir yerlere yerleşebilenlerse dayatılan dogmalara boyun köserek yaşamak mecburiyetinde kalıyor. İtiraz halinde ya kapı ya çıkış yolu olarak kapı ya da demir parmaklıklar hatırlatmalarıyla…
Geçtiğimiz huzurlu zaman dilimlerinde bir kişinin derdi toplumun derdiyken şimdi ilgilenmek değil duymak bile istemiyor komşuları, çevresi, hiç kimse.
Toplumumuzda güven kaybolmuş, bize dokunmuyorsa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” duygularıyla kötülük, adaletsizlik normalleşmiş, insanlar birbirine kardeş kardeşe, akraba akrabaya, komşu komşuya yabancı olmuş, birbirine yakın konumlansalar bile birbirinden uzaklaşmış, çevreyle kontrolü sağlanan ahlakımız da “nemelazımcılık” ile çöküntüye uğramış.
Nefret söylemi, ötekileştirme ve kutuplaşmaya en yakın arkadaşımızı, kardeşimizi, annemizi, babamızı, oğlumuzu, kızımızı kurban veriyor, bizim partiden değil, bizim partinin dogmalarına karşı geliyor, bizim önderin dediklerini sorguluyor diye kurban ediyoruz; ilişkilerimizi kesip bağlarımızı koparıyoruz. Bunu da şahsi çıkarlarımızı gelecekle ilgili şahsi planlarımızı düşünerek yapıyoruz. Sonra da erdemden, ahlaktan dem vuruyoruz riyakârane, müraice. Adaleti de menfaatimize yol açıcı saik olarak kullanıyor derenin sularını hep kendi topraklarımıza akıtıyoruz. Hâlbuki toplumları ayakta tutan şahıslara ve menfaatlere göre değişmeyen tunç bir abide gibi yontulmayan aşındırılamayan kimseye eyvallahı olmayan hukuk ve adalet sistemidir. Bunca arıza ve şikâyetle, marazla toplumumuzun ayakta durmayı bırak yaşaması mümkün mü?
Biz böyle değildik… Ne oldu bize? Ne olduysa hep azar azar oldu, fakat bu hal hayra alamet bir hal değil, hayra giden yol değil…
Evet, hal böyleyken bu gidiş nereye?
Kur’an-ı Kerim ne diyor hala kendini düzeltmeyen insana, insanlara, insanlığa?..
“Yoksa onlar, kıyametin kendilerine ansızın gelmesini mi gözlüyorlar? Zaten alâmetleri geldi bile! Ama kıyamet gelip çattıktan sonra, ibret almaları neye yarar ki!” (Muhammed, 47/18)
*
Kıymetli seferihisarlife.com okurları; hepinize merhaba!
Bu platformdaki ilk yazımda daha farklı bir konuyla karşınıza gelmek isterdim, fakat kendimce bir değerlendirme yapmayı uygun buldum.
Kendimce fikirlere kapı pencere açarken, siz de dilerseniz, yazılarıma yapacağınız yorumlarla fikir alışverişine katkı sağlayabilirsiniz.
Yeni yılda yeni yazılarda buluşmak dileğiyle…
Nice huzurlu yıllara…
Vesselam.
30.12.2025
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR