Okulların yeni açıldığı günlerdeydi. Bir okul bahçesinin yanından geçerken gözüme o tanıdık manzara ilişti: Belediyenin taziye çadırı… Hani şu cenaze evlerinin önüne kurulan, acılı ailelere kolaylık olsun diye gönderilen; içinde tabureleri, semaveri, ara kablosu hazır verilen o meşhur çadır.
Yanımdaki arkadaşım muzip ama bir o kadar da acı bir tebessümle, “Millî Eğitim ölmüş galiba, baksana okul bahçesine taziye çadırı kurmuşlar.” dedi.
O çadır belki bir okul etkinliği, bir sosyal faaliyet için oraya konmuştu ama o esprinin hissettirdikleri bambaşkaydı.
İlk başta gülümsedik, ancak o esprinin arkasındaki can yakıcı gerçeklik hızla yüzümüze çarptı. Eğitim sistemimizin, öğretmenlerimizin, velilerimizin ve en çok da çocuklarımızın içinde bulunduğu tabloyu düşününce insan ister istemez hak veriyor: Eğitimde bazı şeyler, gerçekten de artık “taziyelik” hâle gelmiş…
TERZİNİN MEZURASI, SINIFIN METREKARESİ
Bakanlık cephesinden yükselen gündemlere bakıyoruz; bugünlerde en büyük meselemiz öğretmenin beyaz önlüğü! Kumaşın yüzde kaçı polyester olacak, cebin ebatları ne kadar olacak, yakadaki MEB logosu dikiş mi olacak nakış mı işlenecek… Önlüğün ölçüsü milimi milimine hesaplanmış durumda.
Peki ya sınıfın metrekaresi? Çok kalabalık sınıflarda nefes almaya çalışan çocuklara ne kadar alan düşüyor? Biz hâlâ öğretmenin itibarını o yakadaki 7 santimetrelik naylon logoda arıyoruz. Oysa itibar; atanmadığı için üç harfli marketlerde koli taşıyan o zehir gibi gençlerin çalınan umutlarında kaybedildi. İtibar; asgari ücretin bile altına, kölelik şartlarında “ücretli öğretmen” diye derse sokulan eğitimcinin cebine girmeyen o parada bitti. Öğretmen bir haksızlığa itiraz ettiğinde, “Seni CİMER’e yazarım, hayatını kaydırırım!” diye parmak sallayan, okulu babasının çiftliği sanan baskıcı velinin karşısında öğretmenin yalnız kaldığı gün o itibar zedelendi.
Mülakat çarkında liyakat yok edildikten sonra, isterseniz o önlüğü som altından dokuyup giydirin, sonuç değişmez. Öğretmenin saygınlığı terzinin mezurasında değil; cebindeki parada, sınıftaki otoritede, onun gelişimine sağladığınız katkıda ve sistemin ona arka çıkmasındadır.
AÇLIK, SINIFIN KAPISINDA BIRAKILMIYOR
Biz kürsülere çıkıp “21. yüzyıl becerileri, kodlama, yeni nesil müfredat, maarif modeli” nutukları atarken, o havalı laflar okul koridorlarına inince çok acı bir gerçeğe tosluyor… Mesela öğrencinin boş midesine…
Bugün okullarda kantin dediğiniz yer, dar gelirli ailenin çocuğu için “Girilmez Bölge”. Kuru bir tostla küçük bir ayranın fiyatı, velinin günlük yevmiyesiyle yarışıyor. Çocuklar da bunun farkında. Teneffüs zili çaldığında çocukların bir kısmı kantine koşarken, diğerleri açlığını unutmak için kendini okul bahçesine, top peşine vuruyor.
Bir de o beslenme çantası gerçeği var… Beslenme çantası hazırlayan ailenin ekonomik sıkıntısı çok büyük. Akşam evde, “Yarın çocuğun çantasına ne koyacağım?” diye buzdolabının boş raflarıyla bakışan annenin çaresizliğini hangi müfredatla çözeceksiniz? Meyvenin, peynirin lüks olduğu evlerde; dünden kalan yarım poğaçayı, salça sürülmüş bir dilim ekmeği o çantaya koyarken yaşanan mahcubiyeti hangi “proje” ile gidereceksiniz? Sabunu, tuvalet kâğıdı olmayan, hizmetlisi olmadığından veliden “bağış” adı altında para istenen okullarda, karnı zil çalan çocuğa fırsat eşitliğini mi anlatacağız?
Üstelik biz sadece sınıftakileri konuşuyoruz. Ya artan yoksulluk yüzünden okula gidemeyen, sanayi sitelerinde, tarlalarda çalışmak zorunda kalan, sokaklarda geri dönüşüm malzemeleri toplayan, mendil ve kalem satan yüz binlerce çocuğumuz? Hiç yüzümüz kızarmadan, gözlerinin içine baka baka “Sizi geleceğe hazırlıyoruz!” diyebilecek miyiz? Geçiniz efendim, geçiniz.
YAPBOZ TAHTASI VE ARKA BAHÇEDEKİ YANGIN
İşin bir de “sistem” boyutu var. Eğitim sistemimiz adeta bir yapboz tahtası… Her gelenin “yeni bir vizyon” diyerek müfredatı sil baştan değiştirdiği, öğretmenin de öğrencinin de başını döndüren bir deneme yanılma süreci. Milyonlarca çocuk, kâğıt üzerinde yazılıp bozulan bu bitmek bilmeyen müfredat deneylerinin ortasında denek gibi kullanılıyor.
Ve biz bu müfredat oyunlarıyla, önlüğün rengiyle şekliyle oyalanırken okulun arka bahçesinde bambaşka, kapkara bir yangın büyüyor. Öğrenci disiplini kalmamış, öğretmen otoritesi sıfırlanmış, daha da acısı; zararlı alışkanlıkların, keyif verici maddelerin kullanım yaşı ne yazık ki ortaokul seviyelerine kadar inmiş durumda! Biz çocuklarımızın elindeki telefonu yasaklamayı, ekran süresini tartışırken; zehir tacirleri okul çevrelerini mesken tutuyor. Gözümüzün içine baka baka gencecik fidanlarımızı o karanlık ağın içine çekiyorlar…
ABSÜRT KOMEDİ
Peki bunca can yakıcı sorunun ortasında geminin kaptan köşkünde kim var? Liyakatle değil, ahbap-çavuş ilişkisiyle, sendika torpiliyle koltuğa oturan yöneticiler…
Yönetici; öğretmeni tanıyacak, öğrenciyi anlayacak, veliyi dinleyecek, eğitimden anlayacak ve okulun iklimini yönetecek. Eğitimden yeterince anlamayan birinin okul yönetmesi, haritaya bakmayı bilmeyen, pusuladan habersiz tayfanın kaptanlık yapmasına benzer.
Liyakatsiz yönetici, eğitimden adeta bihaber, ama sorsan süper bir proje uzmanı! Gemi gidiyorsa önemli olan bu, kayalıklara mı buzullara doğru mu gidiyor hiç önemli değil… Çocuklar zehirleniyormuş, okulda şiddet varmış kimsenin umurunda değil. Onların tek derdi var: Koltuk var olsun, yeter ki prosedür yerine gelsin, evraklar tam olsun, sosyal medyaya bol gülücüklü üç tane “etkinlik” fotoğrafı atılsın da çalışıyor görünülsün. Okulunda çocuk açmış, ortaokul bebesi zehir tacirlerinin ağına düşmüş ne önemi var? “Şu projeyi de yapalım, sosyal medyada TT olalım, billboardlarda boy gösterelim…” derken, kayıp giden, heba olan koca bir nesli görmüyorlar.
Ne acıdır ki vitrin peşinde koşma, amire hoş görünerek eksiklerin üstünü kapatma çağımızın en absürt komedisidir.
ÇADIRIN ALTINDAKİ GERÇEK
Sınıflardaki disiplinsizlik ve fırsat eşitsizliği uçurumu had safhada. Çocuğun elindeki telefonu yasaklamak kolay, asıl zor olan ona telefon dışında da merak edeceği bir dünya kurmak. Aynı sınıfta oturan, birinin evinde sessiz çalışma odası olan, diğerinin okuldan çıkıp çalışmak zorunda kaldığı iki çocuğu aynı sınava sokup buna “fırsat eşitliği” demek kolay; asıl zor olan o uçurumu kapatmak. Sistemdeki her sorunun çözümünü, rehberliğinden özel eğitimine kadar tek başına öğretmenin omzuna yıkmak kolay; asıl zor olan sistemi bir bütün olarak işletebilmek.
Sistem, binaların içinde bağrış çağrış devam ediyor gibi görünebilir. Biz hâlâ önlük kumaşını ve logosunu konuşmaya devam edebiliriz.
Zira vitrinle uğraşmak, içerideki o büyük yangını söndürmekten her zaman daha kolaydır. Ama yangın içeride ve çocuklar o binanın içinde…
Arkadaşımın o esprisi gülümsetmişti, ama o okul bahçesindeki çadırın sembolize ettiği şey maalesef hepimizin gerçeği. Geçim sıkıntısı içindeki aile, kantin fiyatları karşısında ezilen öğrenci, bürokrasi altında yorulan öğretmen, liyakat beklentisi, temizlik ve güvenlik krizleri…
Bilelim ki; adaletin, huzurun, liyakatin, tok karnına ve güvenli bir ortamda eğitimin olmadığı yerde, sistem çoktan salasını okutmuş demektir. Eğer bu gerçekleri görmezden gelmeye devam edersek, o okul bahçesindeki taziye çadırı aslında hepimiz için kurulmuş demektir.
Hayatta kalabilenlere düşen ise… Önlüklerin ütüsü bozulmadan helva kavurup dağıtmaktır.
Vesselam…
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR