Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan Fayda
Hasan Fayda

Toplumsal çürümeden yeniden ihyaya

Bir topluluğu kuru bir kalabalıktan, şuursuz bir yığından ayırıp “millet” seviyesine yükselten yegâne unsur, ortak bir mefkûre etrafında kenetlenmiş kalplerin tek vücut olmasıdır. Gerçek manada erdemli olma, insan gibi insan olma şuuru; bu muazzam kalenin temeline konulması gereken ilk ve en sağlam harç şüphesiz güvendir.

Bugün geldiğimiz noktada durup en acı gerçeklerle yüzleşmek mutlak gereklidir. Komşu komşuya güvenemiyor, ondan emin olamıyorsa; hak ve hukuk koruyucusu kanunlara, adalete itimat sarsılmış ya da yıkılmışsa; içtimai hayatta öne çıkmış kişilere verilen destekler yarı yolda kalıp, oluşan güven kasten yıkılıyorsa, milletin istikbali adına kaygı duyulup, ortada söndürülmesi gereken büyük bir yangın var demektir.

İnsan ister istemez sormadan edemiyor… Bu koyu güvensizlik ortamı, millet olma ve güven toplumu inşası yoluna kurulan tuzaklar, oluşturulan handikaplar mıdır, atılan bir çamur mudur? Yoksa muhtelif menfi amaçlar güden bir beşinci kol faaliyeti, ayakta kalmaya çalışan bir toplumu içten içe çökertme operasyonu mudur?

Müspet ilimler ve manevi dinamiklerimiz de bu tehlikenin büyüklüğünü tasdik eder. Sosyologlar, devlet ve milletlerin yıkılmasında ahlaki çöküntünün etkisinin büyüklüğünde ittifak halindedirler. Hakikaten kadimden bu yana, hangi toplumda ahlaki çöküntü artmışsa, o toplumun yıkılışı çok gecikmemiştir. Tarih, ahlaki çürümenin ve adaletsizliğin enkazı altında kalmış, yeryüzünden silinip gitmiş kavimlerin acı hikâyeleriyle doludur; tıpkı Sodom ve Gomore, tıpkı helak olan Lut kavmi ve tarihte medeniyet kurup sonrasında kibre, güvensizliğe, hukuksuzluğa ve ahlaksızlığa yenik düşen nice devletler gibi… Ancak unutmamak gerekir ki, bu karanlık akıbete sürüklenmemek için fert fert yalanı terk edip yalnızca dürüstlüğü seçmemiz dahi, sinesinde muazzam bir kurtuluş barındıran sessiz bir devrimdir.

Maalesef toplumumuz, çare olacakların gözleri önünde muhtelif kaygılar, menfaatler mihenk alınarak, içten içe çürümekte, adeta kurtlanmaktadır. Bu manevi erozyon, sadece idari bir sorun değil, toplumsal bünyemizi içten içe kemiren ağır bir ‘ahlaki kurtlanma’ halidir. İnsanların siyasi çıkarlar uğruna birbirine düşürüldüğü, aynı görüşte olmayanların peşinen ihanetle yargılanıp dışlandığı ağır bir buhran dönemi yaşıyoruz. Yüz yüzeyken tebessüm eden ama yan yana olmadıklarında biri diğerinin aleyhinde olan, kuyusunu kazan, gıybetini eden, birbirine karşı zerre emniyet hissetmeyen fertler, hakiki manasıyla millet olamadıkları gibi, istikbal adına da ümitsizdirler ve gelecekleri kara bulutlarla kaplıdır.

Bir cemiyette güven toplumu olma yolunda; adam kayırma, torpil, hak gaspı ve birilerini kandırma “akıllılık” sayılıyorsa; haksızlıklarla bir yerlere çıkıp yer tutma, koltuk kapma “gemisini yüzdüren kaptan” denilerek değer görüyor, el üstünde tutuluyorsa, o millet artık kanserin geri dönüşü olmayan dördüncü evresine, o en tehlikeli son kademesine gelmiş demektir. Hâlbuki güven, gökten inen sihirli bir lütuf değil; fertlerin birbirine borçlu olduğu bir hak, toplumun ortak manevi tasarrufudur. Şayet herkes bu müşterek tasarruf sandığına ‘doğruluk ve samimiyet’ payını koymazsa, en muhtaç olduğumuz zor, kara günlerde o kasadan hepimiz için yalnızca kıtlık ve hüsran çıkacaktır.

GÜVENİLİR FERT, GÜÇLÜ DEVLET, KALİTELİ TOPLUM

Güven toplumu, kâğıt üzerindeki süslü metinlerle değil, fertlerin bir bir canlı, ahlaklı ve güvenilir olmasıyla tesis edilir. Fertler yıkık ise, toplumun “güven toplumu” olması hayalden öte bir şey değildir. Peki, güvensiz toplumlar nasıl bir devlet inşa edebilir? Asla unutulmamalıdır ki, fertlerin güvenilirliği devletin omurgasıdır, istikbalidir.

Bu omurga, bilhassa kanun uygulayıcılarında, mahalli veya genel manada yönetici statüsünde olanların hakkaniyetinde tecelli eder. Yöneticisine, hukuku uygulayan mahkemesine, sokağındaki insanına güvenilmeyen bir toplum, güven toplumu olmadığı gibi; yaşatmak istedikleri oluşum da gerçek manada bir devlet olmaz, maalesef ki olamaz. Neticede o yapı, herkesin her yöne çektiği, güçlünün zayıfı ezip hakkını gasp ettiği bir kaosa sürüklenir.

İşte kamuoyunu meşgul eden yardım kuruluşlarıyla, muhtelif gruplarla alakalı güncel hadiseler, siyasi partilerin “Ali Cengiz oyunları” oynadıkları içinden geçtiğimiz bu enteresan ve vahim tablonun, kurumlar ve şahıslar bazındaki o çürümenin en net göstergesidir. Oysa İslam’ın içtimai hayata sunduğu en büyük kalkan olan ‘meşveret’ (ortak akıl ve istişare) ahlakı, yapılan işlerdeki şeffaflık terk edildikçe, yerini aldatmacaların, gizli kapaklı işlerin ve şahsi menfaat oyunlarının alması kaçınılmazdır.

Öylesine bir güven buhranının ortasındayız ki; bir yanda şahsın kendi geçmişinden ötürü “Asla yapmamıştır!” diyemediğimiz, diğer yanda devleti ayakta tutması gereken yargının sicilinden ötürü “Yargı diyorsa doğrudur.” diyemediğimiz ve öte yandan hakikatin aynası, hakikat heykelini dikmesi beklenen medyanın, uluslararası standartlardan, hakkı ikameden, gerçeği ayan beyan ortaya koymadan fersah fersah uzak yayın yapmasından dolayı “O diyorsa, o yazıyorsa doğrudur!” diyemediğimiz karanlık bir sarmalın içindeyiz.

Ne fertlere, ne adalete, ne kurumsal yapılara ne de medyaya itimadın kalmadığı bu tablo, doğruluğun, güvenin can çekiştiğinin, toplumun sekeratta olduğunun, devletin köklerinde, dinamiklerinde kurtların, virüslerin olduğunun, devlet ağacının köklerinin kurumak üzere olduğunun yani açık açık çürümenin, çöküşün resmidir.

KÖKLERİMİZE TUTUNARAK YENİDEN İHYA

Asrımızın manevi hastalıklarına Kur’an eczanesinden devalar sunan bilhassa Hutbe-i Şamiye yazarının bu eserinde ortaya koyduğu sosyolojik teşhisler tam da bu noktaya parmak basar. İslam âlemini çökerten hastalıkların en başına “sıdkın (doğruluğun) siyasi ve içtimai hayatta ölmesi” teşhisini koyar. Doğruluğun ölümü, toplumun kalbine saplanmış zehirli bir hançerdir.

Çözüm, yeniden o kopmaz köklere tutunmakta, şahs-ı manevînin omuz omuza veren diriltici sırrına sığınmaktadır. Yalanın, hasedin ve kurumsal güvensizliğin yegâne panzehiri, Ehl-i Sünnetin istikamet çizgisinde “hakka sadakati” hayatımızın, bürokrasimizin ve adaletimizin tek mihveri yapmaktır. İhyamız; devleti ayakta tutan o sarsılmaz omurganın, yani güvenilir ferdin ve adil kurumların yeniden inşasıyla mümkündür. Aslında ve gerçekten ivazsız garazsız olarak, Bediüzzaman’ın tabiriyle “İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.”

Sıdkın ve güvenin ihyası, sadece dillerde vird edilen bir temenni olarak kalamaz; mahkeme salonlarında şaşmaz bir adalet, devlet dairelerinde sarsılmaz bir liyakat, sokakta ticari ahlak ve medyada kalem namusu olarak ete kemiğe bürünmek zorundadır. Ancak yalanın, adam kayırmanın ve şüphenin kurumsallaşmasına karşı doğruluğu, birbirimize gerçek manada güveni topyekûn bayraklaştırdığımızda, fert fert yitirdiğimiz o güven kalesini yeniden inşa edebiliriz.

Unutulmamalıdır ki, devletin köklerine sızan virüslere ve içtimai bünyeyi saran amansız marazlara rağmen, bu milletin ruh kökünde yeniden şaha kalkacak bir iman ve irade mevcuttur. Tarih boyunca en umutsuz anlarda o mekni haldeki, mevcut dinamiklerle dirilmeyi başaran bu millet, inandığı değerlere samimiyetle sarıldığında, içindeki o çürümeyi defedecek manevi antikorları da mutlaka üretecektir. Bilhassa ecdadın tertemiz emanetini omuzlayacak olan yeni neslin, çağın yalan ağlarından, toplum mühendisliğiyle taraflı bir kitle inşa etmek isteyenlerin sunduğu zehirli şerbetlemelerden kurtulup ‘dürüstlüğün estetiğini’ ve iman şuurunu keşfetmesi, bu dirilişin en sarsılmaz teminatı olacaktır.

Neticede hakiki ihya; dini ve erdemi şahsi çıkarlarımıza feda etmeden, Kur’ân-ı Kerîm’in ruhuna, Sünnet’e ve Efendimiz (sav)’in getirdiği o eşsiz ruha yeniden dönmekle ve topyekûn bir şuurlanmayla dirilmekle mümkün olacaktır.

Tam da bu hayati uyanış noktasında, Nurların müellifinin Tarihçe-i Hayat’ında yer alan şu sarsıcı nidası, yitirdiğimiz o hakiki medeniyet şuurunu yeniden kuşanmamız için tarihi bir çağrıdır:

“Ey asırlardan beri Kur’anın bayrakdarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallâyı ihraz etmiş olan ecdadın evlat ve torunları! Uyanınız! Âlem-i İslam’ın fecr-i sâdıkında gaflette bulunmak, katiyyen akıl kârı değil! Yine Âlem-i İslam’ın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur’anın ve imanın nuriyle münevver olarak İslamiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslamiyeye sarılmak ve onu, hâl ve harekâtında kendine rehber eylemek lazımdır.”

İşte fertten devlete, sokaktan mahkeme salonlarına kadar her zerreye sirayet etmesi elzem olan o sarsılmaz ‘güven toplumu’, ancak bu köklü intibahla, uyanışla, bu şuurla ve ecdadın o mukaddes mirasına liyakatle sahip çıkmakla oluşur.

Vesselam…

Hasan Fayda
Latest posts by Hasan Fayda (see all)

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Instagram'da Takip Et
Verified by MonsterInsights