Perde kapandı… Işıklar söndü… Kim inanır? Kadir İnanır!
2000’li yılların başı… Televizyon ekranlarında, bugün bile hafızalarımızın taa arkalarında yankılanan bir cips reklamı dönüyor… Dönemin tüketim çılgınlığı içinde, paketlerden sürpriz hediyeler çıkacağı vaat ediliyor… Sokaktaki vatandaşa mikrofon uzatılıyor ve insanlara soruluyor, “Paketlerden hediye çıkıyormuş buna kim inanır?” diye. Tam o esnada bir ses yükseliyor arkalardan… “Kadir İnanır!”
İşin asıl trajikomik, belki de reklamla birlikte güncel kültür tarihine geçecek kadar meşhur kısmı, bu kelime oyununun sadece bir dış ses esprisi olmamasıydı. Türk sinemasının nev-i şahsına münhasır o tavizsiz, sert mizaçlı, racon kesen, eğilmeyen jönü Kadir İnanır, Yeşilçam’daki o imajını bir kenara bırakıp kendi soyadı üzerinden yapılan bu esre ortak olmuştu. Reklamın sonunda ekranı kaplayan o meşhur, delici bakışlarından birini fırlatıyor ve kendine has o tok ses tonuyla noktayı koyuyordu… “Ben inanırım!”
Zaman, durdurulması imkânsız bir nehir gibi hızla akıp geçiyor, işte herkesin başında… Ve o reklamda kendine has tavrıyla “Ben inanırım!” diyen ve yeni aramızdan ayrılan Kadir İnanır da her fani gibi sessizce göçtü; illüzyonlar, ışıklar, alkışlar dünyasından gerçeğin, ötelerin ta kendisine…
Onun gidişiyle birlikte, toplumsal hafızamızın o bilindik, paslı ve biraz da ikiyüzlü çarkları gıcırdayarak yeniden dönmeye başlar. Ölümün o soğuk ve ürpertici yüzü bile insanımızın içindeki o yargıç cübbesini çıkartmaya yetmez. Kimine göre Yeşilçam son büyük jönlerinden birini, bir devini yitirmişti; kimine göre geçmişteki siyasi ya da kültürel duruşlarından ötürü hoyratça infaz edilmeliydi ki mekânı elbette cehennemdi; kimine göre ise sadece “Mekânı cennet olsun, iyi adamdı.”
Bizim medeniyetimizde, ruhumuza üflenen kadim bir düstur, mertçe, Müslümanca bir tavır vardır, “Ölünün arkasından konuşulmaz.” Gidenin ardından hayırla yâd etmek, kusurlarını kara bir gece gibi örtmek, hesabı sahibine bırakmak ahlaki bir erdemdi ve bir asalet göstergesi olarak öğretilirdi. Fakat gelin görün ki, insanoğlu bu dünyevi kirden, ölenin arkasından hüküm kesme iştahından bir türlü vazgeçemez. Hemen, daha kişinin ölüm haberiyle birlikte mahkemeler kurulur, mizanlar açılır; sevilmeyenler ebedi olarak cehenneme sürülür, sevilenlere emlakçılardan köşkler villalar beğenilir gibi cennetten köşkler tahsis edilir.
TOPLUMSAL MUTABAKAT MI?
Büyük çelişki, ruhu sarsan trajik bir durum ise, musalla taşında, yani bu dünyanın bittiği, ötelerin başladığı o sıfır noktasında başlar. Hayatı boyunca kötülük yapmış, kul haklarını heybesine doldurmuş, zalimliği, hırsızlığı, yalancılığı, müfteriliği, riyakârlığı ayyuka çıkmış biri bile gelse o taşın üzerine; imam o bilindik, o tüyleri ürperten soruyu sorar. “Ey cemaat, bu hatun / er kişiyi nasıl bilirdiniz?”
İşte o an, toplumsal bir trajedinin mutabakat perdesi açılır. Arkada saf saf duran cemaat, geleneksel bir refleksle, adeta bir uğultu halinde mırıldanır: “İyi biliriz…” Oysa o “İyi biliriz.” şahitliğinin değil sözünün altında derin bir ironi, gizli bir ima, belki vicdanları kanatan bir yalan yatar. Toplum kendi içinde fısıldaşır… “Biz onun ne mal olduğunu, canımızı nasıl yaktığını aslında çok iyi biliriz.” demektedir. Gerçek iyiler elbette müstesna…
Muhibbi mahlaslı Kanuni Sultan Süleyman durumu şöyle özetler; Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler, Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler.
(Ey hoca, ey insan! Sanma ki o büyük hesap gününde senden altın ve gümüş yani dünyalık rütbeler, insanların övgülerini isterler. O hiçbir şeyin fayda vermediği günde, sadece temiz bir kalp ve salih amel isterler.)
Ziya Paşa tabiriyle zulm ile abad olmuş, dünya kadar kötü huyu, heybesinde tonlarca kul hakkı olan biri için dünyanın her tarafında selalar okunsa, meydanlarda toplanıp, binlerce milyonlarca kişi hep bir ağızdan “İyi biliriz!” diye bağırsa, bu sahte şahitliğe gerçekte kim inanır? Kadir olan Allah inanır mı? Sahte sözlerin ayyuka çıktığı o fani meydanda, ilahi adaletin milimetrik terazisi sarsılır mı hiç? Kulun kula ettiği o gösterişli, şatafatlı riya hali, ötelerin kapısını aralamaya yeter mi?
GERÇEK OLAN O BÜYÜK DAVA
Oysa ölüm, ne bir sinema perdesidir ne de akşam kuşağında dönen bir reklam filmi. Ölmek; öteler buuduna geçmek, bu dünyadaki tüm rollerin, jönlüklerin, sahte şahitliklerin, unvanların, makamların ve yüzümüzdeki maskelerin bir anda paramparça olmasıdır. Ölümdür ki, insanı çırılçıplak bir hakikatle baş başa bırakır. İlahi kelamın o sarsıcı, o ruhu yerinden hoplatan uyarısında buyrulduğu gibi: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185; Enbiyâ, 35; Ankebût, 57)
Bu mutlak ve kaçınılmaz gerçek karşısında, giden bir insanın arkasından yaşayanların ne dediğinin aslında zerre kadar bir hükmü yoktur. Biz başkalarının dünyadaki rollerini tartışıp, musalla taşındaki sahte şahitlikleri eleştireduralım; gözümüzden kaçan, ıskaladığımız çok daha sarsıcı bir hakikat var.
Şualar müellifinden mealen aktaralım: Bugün, istisnasız herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle muazzam bir hâdise ve öyle dehşetli bir dava açılmış ki; her adamın eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti, serveti olsa ve zerre kadar aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için hiç tereddüt etmeden bütün varlığını sarf edecek.
İşte, o dava ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinat Sahibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla, dünyalık mal hastalığıyla çoklar o davasını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan, ölümden yalnız birkaç tanesinin kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
PERDE KAPANIRKEN…
Akıl tutulması mı? İnsana ebedi mülkünü kazandıracak olan o hakiki iman hizmetlerini bırakmak, yüzde doksanına o davayı kaybettirmeyen harika bir dava vekilini, iman hakikatlerini bırakıp; şu fani ve muvakkat dünyada kalacakmış gibi afaki, boş ve faydasız işlerle, magazin gürültüleriyle, başkalarının günahlarını dillendirmekle, ağızlarda sakız etmekle vakit öldürmek, tam bir eblehliktir. Hâlbuki o büyük zatın dediği gibi her birimizin yüz derece daha fazla aklı olsa, o aklın tamamını ancak ve ancak bu davayı kazanma vazifesine sarf etmek lazımdır.
Kadir İnanır o reklamda “Ben inanırım!” diyerek dudaklarımızda, yüzümüzde ince bir tebessüm bırakmıştı. Şimdi ise hepimiz, arkamızda bıraktığımız o dünyevi gürültü ne olursa olsun, başımıza açılan o en büyük davaya inanmak ve o hesaba göre yaşamak zorundayız.
Çünkü perde nihayet kapanıp ışıklar söndüğünde, seyircinin alkışı da yuhalaması da bu fani salonda kalıyor. Ötelerin o sonsuz koridoruna adım attığımızda, içeriye sadece biz ve iman vesikamız giriyor. Şöhretlerin, jönlerin ve reklamların bittiği yerde, sarsılmaz bir hakikat bizi bekliyor…
Peki, o gün o ebedi davada, ötelerde bizim durumumuz ne olacak? Asıl soru, gerçek zorlu konu buradadır.
Vesselam…
- Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili – II - 22.07.2026
- Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili / I - 16.07.2026
- Tebessümün devrimci gücü ve sınırları - 10.07.2026
-
Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili – II
-
Dünya kupası bitti, geriye kalan sadece futbol değildi
-
Seferihisar açıklarında düzensiz göçmen operasyonu
-
Seferihisar’da kronik sorunlara teknolojik neşter
-
Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili / I
-
Çocuk belediyesi’nin minikleri mezuniyet sevinci yaşadı
YORUM BIRAK
YORUMLAR
-
Abdurahman 03.07.2026 09:47Kadir İnanır vasıtasıyla herkes tarafından bilinen ancak insanlara Dünya cazibesinin unutturduğu bir hakikati yani son perdeyi idraklarımıza sonuş çok güzel olmuş…teşekkürler
HABER LİSTESİ
-
01
Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili – IIEğitimci-Yazar Hasan Fayda, yaz tatili rehberliğinin ikinci bölümünde çocukların çıraklık veya kurs tercihlerinde usta ve öğretici seçiminin hayati önemine dikkat çekiyor. Ustanın mesleki becerisinden önce ahlaki duruşunun önemini vurgulayan Fayda; Kur’an kursları ile yaz etkinliklerinde çocuk dilinden anlayan rehberlerin seçilmesi gerektiğini, ayrıca dijital bağımlılık ve kuralsızlığa karşı ebeveynlerin uyanık olması gerektiğini ifade ediyor. -
02
Dünya kupası bitti, geriye kalan sadece futbol değildiDünya Kupası turnuvası, sahada oynanan futbolun ötesinde siyasi ve toplumsal yansımalarıyla sona erdi. Afrika takımlarının sürprizi, elenen ülkelerin üzüntüsü ve İspanya’nın şampiyonluğu üzerinden sporun toplumsal psikolojiye ve değerler anlayışına etkileri değerlendirildi. -
03
Seferihisar açıklarında düzensiz göçmen operasyonuİzmir’in Seferihisar ilçesi açıklarında Sahil Güvenlik ekipleri tarafından durdurulan lastik botta 17’si çocuk toplam 23 düzensiz göçmen yakalandı. -
04
Seferihisar’da kronik sorunlara teknolojik neşterSeferihisar Belediye Başkan Vekili Fuat Gümüş, düzenlediği basın açıklamasında kurumsal disiplin adımlarını, yenilenen dijital çözüm masasını, Kaleiçi acil yangın önleme projesini ve Sığacık Körfezi ekolojik stratejilerini duyurdu. -
05
Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili / IYaz tatili planlaması yaparken anne ve babaların çocuklarına sınırları belirlenmiş bir seçme özgürlüğü sunmalarının önemi ve en doğru rehberlik yöntemleri.





