Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan Fayda
Hasan Fayda

Hoşça bak zâtına… Âfak ve enfüs derinliğinde secde çıkışı

Şeyh Gâlib’in asırlar öncesinden kulaklarımıza küpe ettiği o meşhur hitabı şöyleydi: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen…” Yani, “Kendine saygıyla bak, sen kâinatın özüsün, yaratılmışların göz bebeğisin.”

Ne var ki modern zamanlar insanı, kendi ruhundaki o manevi okyanusu sığ bir su birikintisine çevirdi. İçinde koca bir okyanus taşıyan insan, nasıl olur da sığ bir su birikintisinde boğulmayı seçer? Bugün genç kuşaklarımızın en büyük trajedisi, insanın ne inkâr edecek kadar öfkeli ne de iman edecek kadar heyecanlı olmasıdır. Adına Z kuşağı denilen ya da her ne isim verilmişse o genç kuşağın diline, gönlüne zehirli bir yılan gibi dolanan, entelektüel çevrelerin ise adını yeni yeni koyduğu bir kavram var artık: Apateizm. Yani yaratıcıya, dine ve hayata karşı derin bir umursamazlık…

Bu teolojik uyuşukluk ve umursamazlık bataklığı, aslında bir düşman mevzii değil; muhtelif bağnazlıklarla dışlanmış, sahip çıkılmamış, zulmedilmiş mağdur gönüllerin derinliklerinden gelen sessiz bir yardım çığlığıdır. Kurtuluş, o karanlıkların bizzat ışığa muhtaç olduğunu görmekle başlayacaktır. Ancak kâğıt üzerindeki müfredatları değiştirmekten önce, köklü bir zihniyet ve temsil devrimi yapmaktır şart olan. Toplum ve yetkililer apateizmi bir düşman değil; yaralı, zora sokulan ruhların derinliklerinden yükselen bir imdat isteği olarak okumalıdır.

HAYRETİN BİTTİĞİ YERDE BAŞLAYAN UYUŞUKLUK

Apateizm, insanın hem dış dünyadaki ilahi imzalara hem de kendi ruhunun sahip olduğu güzelliklere karşı gözlerini kapatmasıdır. Mikro âlemden makro âleme kadar kâinatta tıkır tıkır işleyen o hassas ayarlar, matematiksel nizam ve galaksilerin dengesi ortadayken, kâinattaki bu muazzam tabloyu görmezden gelir. Gökyüzündeki nizamı, atomun içindeki kusursuz fabrikayı sadece “işlevsel” veya “tesadüfi” birer mekanizma olarak kodlar.

Bu bakıştaki insan için yağmurun yağması sadece bir meteoroloji olayıdır; arkasındaki Rezzak ve Rahman tecellisini tahkik etmez. Kâinat kitabını okumayı bıraktığı için, dış dünyadaki harikuladelikler onda bir “hayret” uyandırmaz. Hayretin bittiği yerde ise teolojik uyuşukluk, yani kayıtsızlık başlar.

İnsandaki biyolojik mucizelerle birlikte vehbî olarak ihsan edilen özellikleri; sonsuzluk iştiyakını, vicdanı, bu dünyada tatmin edilemeyen hususiyetleri görmeyen apateizm, insanı sadece tüketen, anlık konfor peşinde koşan biyolojik bir varlığa indirger. Ruhunun “Ben kimim, neciyim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını, “Mevcut yaşamın kalitesi her şeyden önemlidir.” diyerek susturur. Enfüsten kopan insan, iç dünyasındaki derin manevi okyanusu sığ bir su birikintisine çevirir. Başkalarının acısına, adaletsizliğe, zulme veya kendi içindeki vicdanî duygulara karşı duyarsızlaşır. Vicdan sızısını geçici psikolojik bir rahatsızlık olarak görüp geçiştirir.

İnsandaki vehbî özellikler dâhil kâinattaki her şey, her ilim lisan-ı haliyle, manen uyuşmuş olan insanı uyandırmaya çalışan birer alarm sistemidir. Nasıl mı?

Bir zamanlar bir grup lise öğrencisi yanıma gelip şöyle demişti: “Bize Yaratıcımızı tanıt, okuldaki öğretmenlerimiz Allah’tan hiç bahsetmiyor.” Onlara şu cevabı verdim: Okuduğunuz her bir bilim dalı, zaten kendi özel diliyle durmaksızın Allah’tan bahseder ve O’nu bize tanıtır. Siz öğretmenleri değil, doğrudan o bilimlerin kendisini dinleyin!

Mesela, içindeki her kavanozunda harika, hassas ölçülerle hazırlanmış şifalı macunlar ve ilaçlar bulunan mükemmel bir eczane düşünün. Bu eczane, şüphesiz çok maharetli, bilgili ve uzman bir kimyageri, eczacıyı gösterir. Aynen öyle de; şu yeryüzü eczanesinde bulunan dört yüz bin çeşit bitki ve hayvan kavanozlarındaki o canlı ilaçlar, şifalar ve formüller, şehirdeki eczaneden ne kadar daha büyük ve mükemmel ise… İşte okuduğunuz tıp bilimi gözlüğüyle bakıldığında, bu devasa yeryüzü eczanesinin eczacısı olan sonsuz hikmet sahibi yaratıcıyı, görmeyen gözlere bile öylece gösterir ve tanıtır.

Yine basit bir maddeden bin bir çeşit harika kumaşlar dokuyan muazzam bir fabrika görseniz; hiç şüphesiz arkasında bir fabrikatör ve uzman bir makineci olduğunu anlarsınız. Aynen öyle de; yeryüzü denilen, üzerinde yüz binlerce mükemmel fabrika barındıran ve uzayda durmadan dönen bu ilahi makine, insan elinden çıkma fabrikalardan ne kadar daha büyük ve kusursuz ise… Okuduğunuz makine ve mühendislik bilimlerinin ölçüleriyle bakıldığında, bu yeryüzü makinesinin ustasını ve sahibini bize o derece açıkça bildirir ve tanıtır.

Yahut dünyanın dört bir yanından getirilmiş bin bir çeşit yiyeceğin düzenle istiflendiği, hazırlandığı devasa bir gıda ambarı ve depo düşünün. Bu depo, kesinlikle donanımlı olan sahibini ve yöneticisini gösterir. Aynen öyle de; uzayda muayyen bir yörüngede durmaksızın seyahat eden, içinde milyonlarca farklı canlı türünü taşıyan yeryüzü ambarını düşünün… Bu seyahati sırasında mevsimlere uğrayan, bahar mevsimini adeta dev bir vagon gibi bin bir çeşit taze yiyecekle doldurup kışın erzakı tükenen canlılara yetiştiren bu ilahi depo, insan depolarından ne kadar büyükse okuduğunuz iktisat, lojistik ve ekonomi bilimlerinin ölçüleriyle, bu muazzam deponun sahibini, idarecisini ve tanzim edicisini kesinlikte bildirir, tanıtır ve sevdirir.

Nasıl ki iç içe geçmiş dört yüz bin farklı milletten oluşan bir ordu düşünelim. Her milletin istediği erzak ayrı, kullandığı silah ayrı, giydiği üniforma, eğitimi ve terhis zamanı ayrı olsun. Mucizevi bir komutan, tek başına hiç şaşırmadan, hiçbirini unutmayarak hepsinin ihtiyacını tam vaktinde ulaştırsa; bu durum o harika komutanı açıkça ispat eder ve takdirle sevdirir. Aynen öyle de; yeryüzü ordugâhında, her bahar mevsiminde yeniden silah altına alınan ilahi orduyu düşünün. Bitki ve hayvan milletlerinden dört yüz bin farklı türün elbisesi, besini, korunma silahları, eğitimleri ve ölümleri hiçbir karışıklık olmadan, tek bir komutan tarafından eksiksiz veriliyor. Bu bahar ordusu insan ordularından ne kadar mükemmel ise, okuyacağınız askerî ilimler gözlüğüyle, dikkatli bir zihne bu yeryüzünün hâkimini, idarecisini ve komutanını hayranlıklar içinde bildirir, tesbihle sevdirir.

Milyonlarca elektrik lambasının hareket ederek her yeri gezdiği, ama yakıtının hiç tükenmediği harika bir şehir düşünün. Bu sistem, kesinlikle o elektriği idare eden mucizevi bir ustayı ve elektrikçiyi alkışlarla tanıtır. Aynen öyle de; bu evren şehrinde, dünya sarayının tavanındaki yıldız lambalarına bakalım. Gökbiliminin dediğine göre, bu yıldızların bir kısmı dünyamızdan bin kat daha büyük ve bir top güllesinden yetmiş kat daha hızlı hareket ediyor. Buna rağmen düzenleri bozulmuyor, birbirlerine çarpmıyorlar ve sönmüyorlar. Güneş’in ve onun gibi devasa yıldızları yakıtsız, odunsuz, kömürsüz yandıran, söndürmeyen ve muazzam bir hızla döndüren o sonsuz güç, ışık parmaklarıyla yaratıcıyı gösterir; uzay ve astronomi bilimi gibi ölçülerle, bu evrenin sultanını tanıtır, yücelterek sevdirir.

Son olarak, öyle bir kitap düşünün ki; tek bir satırında incecik yazıyla koca bir kitap, tek bir kelimesinde ise koskoca bir sure gizlenmiş olsun. Son derece anlamlı, tüm sayfaları birbirini destekleyen bu eserin yazarı, şüphesiz çok iyi bir yazardır. Aynen öyle de; şu evren denilen büyük kitabı, kâinat kitabını gözümüzün önüne getirelim. Onun tek bir sayfası olan yeryüzünde ve tek bir forması olan bahar mevsiminde, üç yüz bin farklı kitap hükmündeki bitki ve hayvan türleri bir arada, hatasız ve karıştırılmadan yazılıyor. Bazen dev bir ağaç gibi tek bir kelimesinde koca bir hayat hikâyesi, bazen de küçücük bir çekirdek gibi tek bir noktasında koskoca bir ağacın fihristi, programı yazılıyor. Okuduğunuz fenler genişliğiyle, bu kâinat kitabının yazarını ve sanatkârını sonsuz mükemmelliğiyle tanıtır, kalplere sevdirir.

IŞIĞA OLAN İHTİYAÇ

İşte bu fenlere kıyasla, okuldaki yüzerce bilim dalından her biri; kendi geniş ölçüsüyle, kendine has aynasıyla ve ibretli bakışıyla bu kâinatın yaratıcısını isimleriyle bildirir, sıfatlarını ve mükemmelliğini bize tanıtır. Bilim ile inancı barıştıran, sebeplerin arkasındaki asıl gücü, fen mikyasıyla gösteren bu yöntem; zihni ikna edip insanı hayretle secdeye götüren en kestirme yol değil midir?

Fen, fizik, tıp, astronomi vs. bilimlerin kendi lisanlarıyla anlattığı o muazzam kâinat nizamına bakan bir vicdan, akleden bir insan, elbette apateizmin sığlığına teslim olamaz. Kâinat ve içindekilerin mükemmeliyetiyle hayretler içinde kalıp onca enteresan durumla acizliğini anlayan insan, bu mükemmeliyeti var edeni bilmek ve tanımak ister. Tanıdıkça da verilenler için teşekkür adına secdeye kapanır. Aklı vicdanı diri olanın secdeden başka çıkışı yoktur.

İnsanlığın karanlıkları, çıkmaz sokakları yaratıcının yokluğuna değil; insanın özgür iradesini kötüye kullandığında ne kadar aşağıların aşağısına düşebileceğinin delilidir.

Hassas vicdanlı insanlara düşen iş; muhtemel istikbal karanlığını görüp kendi inanç mumlarını söndürmek ya da kayıtsızlığa, umursamazlığa, apateizm gibi ilahi emirlere muhalif akımların limanlarına kurtuluş adına sığınmak değil; o karanlık limanların bizzat ışığa olan ihtiyacı haykırdığını görerek, Hakka teslim olup alnını secdeye koymaktır.

Vesselam…

Hasan Fayda
Latest posts by Hasan Fayda (see all)

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Instagram'da Takip Et
Verified by MonsterInsights