Gündelik telaşlar içinde anne babaların, eğitimcilerin ve toplumun sıkça kurduğu ve artık kanıksanmış bir cümle vardır: “Çok ilgisiz, dersleriyle alakası yok, hiçbir şeyle ilgilenmiyor, sanki hayata karşı tamamen uyuşmuş…”
Genellikle ergenlik döneminin getirdiği o geçici tembellik, motivasyon eksikliği ya da sıradan bir kuşak çatışması olarak görülüp geçiştirilen bu ilgisizlik perdesinin arkasında, aslında çok daha derin, çok daha sinsi ve yıkıcı bir dalga büyümektedir. Bu dalga bir neslin hem dünyasını hem de ebedi olan ahiretini uçuruma sürükleyen, tehlikeye atan koskoca bir handikap… Ve gittikçe büyüyor… Apateizm…
Bu; Allah’ın varlığına ya da yokluğuna karşı sergilenen mutlak bir kayıtsızlık, Yaratıcı’yı hayatın dışına iterek büsbütün umursamazlık halidir. Allah’ı aktif ve fikri bir temelde reddeden ateizmden de onun bilinemeyeceğini savunan agnostisizmden de çok daha sarsıcı ve tehlikelidir.
Çünkü ateist veya agnostik bir zihin, olumlu ya da olumsuz bir şekilde hâlâ metafizikle, varoluşla, Allah fikriyle meşguldür; zihninde bir kavga, bir arayış vardır. Oysa apateist bir birey için “Allah var mı?” sorusu, sabah ne giyeceği ya da akşam ne yiyeceği sorusu kadar bile pratik bir değere, günlük bir karşılığa sahip değildir. Metafizik tartışmaları, büyük davaları, ahlaki iddiaları ve ideolojileri tamamen bir kenara bırakıp; dikkati sadece somut dünyaya, materyalist tüketime ve anlık yaşam kalitesine yönelten derin bir ruhsal duyarsızlıktır bu.
Peki ne oldu da bin yıldır tevhid inancıyla yoğrulmuş, yüzde doksan dokuzu Müslüman dediğimiz, İslam’ın son karakolu dediğimiz bu toprakların çocukları, bu denli ağır bir teolojik bıkkınlığın, bu derece derin bir umursamazlık çukurunun içine düştü? Ne oldu da ruhlar bu denli uyuştu ya da uyuşturuldu?
Bu can yakıcı sorunun cevabını ararken gözümüzü ilk çevirmemiz gereken yer, şüphesiz eğitim sistemimiz, resmi dini kurumlar ve dini temsil makamlarıdır ve belki de kendimiz…
Bugün eğitim müfredatı, din eğitimini yaşayan, nefes alan, kalbe dokunan hayattar bir ahlak ve fikir sistemi olarak sunmuyor. Bunun yerine, din derslerini geçmişte yaşanan olayları destansı olarak anlatan bilgi yığınına, ezberletilen kalıplara ve sadece optik formlarda işaretlenecek kuru birer test sorusuna indirgiyor. Genç zihinlere evrenin muazzam nizamını okutmak, insanın kendi içindeki o eşsiz ruhsal derinliği “tahkik” ettirmiyor, araştırıp bu manada aklen ikna olmasını sağlamıyor.
Fen laboratuvarında neden-sonuç ilişkileriyle harika bir ekosistemi, anatomi dersinde hücrenin mucizevi yapısını inceleyen, makine dersinde kusursuz bir mühendisliğe şahit olan genç; din dersine girdiğinde bu fenlerin lisanıyla Allah’ı okuyamıyor. Fen bilimleri ile din arasında köprü kurulamadığı için laboratuvarda başka, din dersinde başka bir dünya ile karşılaşan genç zihin, bir süre sonra yaşadığı o entelektüel bıkkınlıkla ve “Hangisi doğru?” yorgunluğuyla her iki tarafa da kapılarını kapatıyor.
Öte yandan, sahada daha da trajik bir dil, fiil ve temsil krizi yaşanıyor. Diyanet ve din görevlileri, 21. yüzyılın varoluşsal sancılar çeken, bilgi çağının göbeğinde boğulan gençliğine, sadece kitaplardan okudukları soğuk fetvalarla, hayatın gerçekliğinden kopuk bir dille cevap vermeye çalışıyor. En önemlisi de modern dünya gençliğinin en çok hassas olduğu “hal dili” (yaşayış) ile “kal dili” (söz) arasındaki o devasa uçurum, onlara “Acaba?” dedirtiyor. Aktarılan fetva ile hayat düzenindeki çizgisi uyuşmayan, sözleri ile yaşayışı arasında dağlar kadar fark olan görevliler, temsilciler, bağlılar, insanlarda derin bir samimiyet sorgulaması başlatıyor.
Kürsüde ve minberde adaleti, liyakati, kul hakkını, kul feryadını, emanete sadakati, tevazuu ve her daim mazlumun yanında olmayı, ahlakı, namusu anlatıp; pratik hayatta güce, hırsa, dünyevi menfaatlere ve adam kayırmacılığa göz yuman, başkasının malına ırzına, tanıdığı bildiği kişiler sarktığı zaman ses çıkarmayan savunduğu doğruyu yutan, hak ve hukuktan ziyade konjonktürel/siyasi rüzgârlara göre pozisyon alan yapılar, menfaat rüzgârına göre şekil alan kişiler gençlerin gözünde dini kurumsallığı büsbütün itibarsızlaştırıyor. Din, bir sığınak ve huzur kapısı olmaktan çıkıp siyaseten güç devşirme ve çatışma alanına dönüştükçe, yeni nesil bu kirli kavgadan kaçmak için çareyi onlara kızıp bu çevrelerden, bu insanlardan bu figür ve karakterlerden uzaklaşmakta değil, “din ile hiç ilgilenmemekte” buluyor.
Bir yakınım içini döküp hayıflanarak şöyle dedi: “Geçen mahalle camisine gittim, etrafıma şöyle bir baktım; imamdan sonra en genç bendim, ben de 50 yaşındayım.”
Gençlik artık bu ortamlara girmek istemiyor. Camiyi, dini mekânları huzura ereceği, kalbini dinlendireceği bir sığınak olarak görmüyor, göremiyor; çünkü görmesine bizzat o mekânların emanetçilerinin hal diliyle engel olunuyor. Gençlik de kendince en güvenli liman zannettiği, oysa ruhu içten içe çürüten, göçürten ilgilenmemekte, kayıtsız kalmakta çare arıyor.
Şimdi sormak gerek: Bu tablonun, bu bomboş camilerin ve uyuşmuş kalplerin faturası kime kesilmeli? Sorumluluk kimin?
Ancak mesele sadece teknik bir müfredat yetersizliği ya da bazı din görevlilerinin şahsi hataları değildir. Ülkede son on on beş yıllık süreçte yaşanan kitlesel ve toplumsal dışlanmalar, haksız ihraçlar, meclis onaysız, ama herkesi her yeri etkileyen kararlar… Ve hukukun en temel direği olan “suçun şahsiliği” ilkesinin acımasızca çiğnenmesi, kanun ve yasaların indî olarak yorumlanıp uygulanmaya konması, bu inanç krizini çok daha trajik, çok daha teolojik bir boyuta taşımakta.
Dindar kimlikli yapılar eliyle, “Allah, din, kitap” denilerek yapılan ya da geniş dindar kitlelerin korkak sessizliği, onların konforperest rızasıyla onaylanan bu geniş çaplı mağduriyetler, hassas vicdanlarda sarsıcı, deprem etkisinde teolojik soruları ortaya çıkarmış oldu. Mesela; “Kul hakkı yemeyi, zalimin zulmüne sessiz kalmayı, bebekli anneleri, yaşlıları, suçsuz insanları cezalandırmayı, dışlamayı, nana muhtaç bırakmayı meşrulaştıran bir din ilahi bir din olur mu? Selefi salihin aracılığıyla bu güne kadar gelen hak ve gerçek din, bu yapılanlara asla yer vermez, müsaade etmez. O zaman bu garip, trajik uygulama hangi din bağlamında yapılmakta? Adaletin, merhametin bu dinle nasıl bir bağı var?”
SESSİZ BİR PROTESTO: MANEVİ ANESTEZİ
Bu yüzyılın ilk çeyreğinde, adalet duygusu kökünden zedelenen, toplumsal olarak itilen, haksızlığa uğrayan yaralı kalpler ve onların büyüttüğü nesilleri, yaşadıkları bu ağır travmayı, bu dayanılmaz iç sızısını atlatabilmek için adeta manevi bir anesteziyi seçtiler. İnancı, kaderi, adaleti tartışmak bile canlarını yaktığı, eski temiz dünyalarını hatırlattığı için maalesef, “umursamazlık” onlar için bir savunma mekanizması, sessiz ama çok derin bir protesto haline geldi.
Üzülerek belirtmeliyim ki bu hal hem dünyalık işlerde hem ahiretle ilgili işlerde hem de milli, vatan, millet, memleket meseleleriyle ilgili işlerde etkindir…
Bu süreçte psikolojisi altüst olan gençler, hatta bir kısım orta yaş insanlar, kahir ekseriyetle çıkıp da “Allah yoktur!” demedi; diyemez. Onlar, bizzat en güvendikleri dindarlar tarafından haksızlığa uğratılmanın, sırtından bıçaklanmanın verdiği o derin kırgınlıkla, küskünlükle ve öfkeyle, “Allah olsa da olmasa da, ben inansam da inanmasam da durum değişmiyor, öyle ya da böyle farksız!” bezginlik, umursamazlık noktasına, yani apateizmin kucağına itilmiş oldular…
Vesselam…
İçinde bulunduğumuz bereketli günlerin hatırına ülkemiz ve insanımızın sahil-i selamete çıkması dilek ve duasıyla Kurban Bayramınızı tebrik ederim…
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR