“Bayram” diyoruz. Ama sokaklara bakınca insanın aklı karışıyor. Taksim kapalı, Eminönü kapalı…
Vapur seferleri iptal. İşçiler bir araya gelmiş ama başlarında polis, yüzlerde gerginlik, havada soğukluk. Bayramın neşesi değil, bir tür bekleyiş hâkim. Okullar tatil, resmi daireler kapalı; ama hayatın yükü yerli yerinde duruyor.
Emek var, ama cüzdanlar boş. Sofralarda çoğu zaman soğan ekmek var; et, balık ise ancak hatıralarda. İşçinin emeği var ama hayatı yok gibi.
Bütün bunların ortasında, merak ve biraz da can sıkıntısıyla bir paketleme işine başvurdum. “Emekli öğretmene uygun değil” dediler önce. Israr ettim. “Deneyeyim” dedim. Kabul ettiler.
Bir liste verdiler elime: ikametgâh, adli sicil kaydı, sağlık raporu, kimlik fotokopisi, emeklilik belgesi, banka hesabı, IBAN… Bir gün bu evraklarla geçti. Ardından OSGB’ye yönlendirdiler. 1300 lira ödeme, üstüne 140 lira tetanoz aşısı. Bir saatlik sözde hijyen ve iş güvenliği eğitimi… Sınavın cevapları bile önceden belli. Ama kağıt üzerinde “16 saat eğitim” tamam.
Ertesi gün iş başı.
10 saatlik mesai. İki çay molası, 15’er dakika. Yarım saat yemek. İbadet için bir köşe yok. Tuvaletlerin birinde sifon çalışmıyor, diğerinde ışık yok. Dolaplarla dinlenme alanı aynı yerde; sigara kokusu ile idrar kokusu birbirine karışmış. İnsan, rahatsız olmamak için kendini zorlamak zorunda kalıyor.
Çalışanların çoğu kadın. Hayatın yükünü omuzlayan, dar gelirli, boşanmış ya da dul… Tek dertleri çocuklarını okutabilmek. Bant sistemi: 9 saat net ayakta çalışma.
Orada iki genç kızla tanıştım. “Neden buradasınız?” diye sordum. Biri sosyal bilgiler öğretmeni, diğeri fizik tedavi ve rehabilitasyon mezunu. Atanamamışlar. Umutsuzluk gözlerinden okunuyor. “Kredi kartı borcu…” dedi biri, cümlesini yarım bırakarak.
Başka bir gün genç bir adam… Radyo, televizyon ve sinema mezunu. “İş bulmak için İstanbul’a gittim” dedi, “kapıdan içeri bile almadılar.” Üç gün dayanabilmiş.
Ayrılmak için gittiğimde, beni başka bir yere yönlendirdiler: bir lojistik firması. “8 saatlik iş” dediler. Ama gerçek yine başka çıktı. Toplam bir saat mola. Yemekler düzgün, tuvaletler temiz; ama iş ağır. Bildiğin beden gücü. Ücret? Taşeron sisteminde en alt halka: fasona asgari, asıl firmaya biraz daha fazla.
Orada da bir gençle tanıştım. Anestezi mezunu. Üç yıldır orada çalışıyor.
Beş gün dayandım. Sonra “eyvallah” dedim, ayrıldım. Ama o beş gün, yıllarca anlatılacak kadar çok şey öğretti bana.
En çarpıcı olan neydi biliyor musunuz? İşçiler arasında bile sınıf farkı olduğunu görmek.
Bir fabrika, maliyeti düşürmek için işi taşerona veriyor. Taşeron, başka bir taşerona… Ve bu zincir uzadıkça emeğin değeri azalıyor, insanın değeri ise daha da görünmez oluyor. Üstelik hepsi “resmi” bir düzen içinde.
Sonra dönüp tekrar soruyorsunuz: Bugün gerçekten bayram mı?
Eğer bayramsa, bayramınız kutlu olsun… Ama bu bayram, daha çok bir hatırlatma gibi: Emeğin olduğu yerde adalet yoksa, kutlama sadece bir kelimeden ibaret kalıyor.
- Keşke sınavlara değil, eğitime odaklanabilsek - 12.09.2026
- Ecel Geldi, Ne Çare… Amenna da - 29.08.2026
- Ünlülerin suçu ne? - 11.08.2026

YORUMLAR