Anayasa Mahkemesinin sabık başkanı Zühtü Arslan süresi dolduğunda yapılan veda konuşmasında, anayasa yargısı alanında iki temel paradigmanın bulunduğunu belirtmişti.
Arslan, bu paradigmalardan birinin hak eksenli bireylerin haklarını önceleyen, diğerinin ise ideoloji eksenli daha devletçi yaklaşım olduğunu, iki yaklaşımın birbiri ile çatıştığını belirtmişti.
“Hak eksenli paradigma, hak eksenli yorum ve yaklaşım bugün Anayasa Mahkemesinde hakim paradigmadır.” da demişti.
Anayasa mahkemelerinin temel görevinin, temel hak ve özgürlükleri korumak olduğuna vurgu yapıp, “Karar verdiğinizde herkesi memnun edemiyorsunuz, beklentiler farklı olabiliyor. Zaman zaman eleştirinin çok ötesine geçen saldırılarla da karşılaşabilirsiniz.” derken “O ağır saldırılar karşısında yutkunursunuz, öfkenizi içinize akıtırsınız. Haksızlık olduğunu bilirsiniz. İçinizde o haksızlığa karşı duyduğunuz isyan çığ gibi büyür. Ağzınızı açmak istersiniz, açamazsınız. Bu da fedakârlığın önemli bir boyutudur. Anayasa yargıcı olmak bedeli ağır olan bir görevdir. Bu görevi önemli olan layıkıyla yapabilmektir.” diyordu.
*
Geçtiğimiz nisan ayında Anayasa Mahkemesinin 63’üncü kuruluş yıl dönümü dolayısıyla İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda bir tören düzenlenmiş, törene çok sayıda “yetkili davetli” katılmıştı.
O toplantıda AYM Başkanı Kadir Özkaya, “Bağımsız ve tarafsız bir yargının varlığı da ancak o faaliyeti yürütecek olan bağımsız ve tarafsız hâkimlerin varlığıyla mümkündür. Hakkın ayakta tutulması ve adaletin sağlanması bakımından en önemli sorumluluk yargısal faaliyetlerin baş aktörleri olan hâkim ve savcılara aittir.
Genel prensibi vurgulamak bakımından ifade etmek istiyorum ki ana-babaları, kardeşleri, diğer yakın akrabaları veya arkadaşları aleyhine ya da sevmedikleri, düşman olarak gördükleri kişiler lehine de olsa her daim adaleti ayakta tutmalıdırlar. Hiçbir zaman hakkı (adaleti) kendi keyfî arzularına uydurmaya kalkışmamalıdırlar. Herkesi daima hakka çağırmalı ve hakla hükmetmelidirler. Haktan uzak yaşayanın, haksızlıktan yakayı kurtaramayacağını unutmamalıdırlar. Dolayısıyla bir topluluğa olan kinleri ve hırsları onları adaletsizliğe sevk etmemelidir. Her daim her yerde adaletin timsali olmalıdırlar. Hiçbir neden, hakim ve savcıları, hakkı ayakta tutmaktan asla alıkoymamalı; adaletsiz davranmaya yöneltmemelidir.” demiş, ”Bir gün mutlaka mizan kurulacak bütün defterler dürülecek, hesabı bizden sorulacaktır. Hal böyle olunca o günler gelmeden bugünün kıymetini bilelim.” de demişti.
“Allah bizi kimsenin hakkıyla sınamasın.” diye dua ve temenni ederken de gözyaşlarını tutamıyordu.
Geçtiğimiz hafta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) adlî yıl açılışı dolayısıyla Fransa’nın Strazburg kentinde düzenlenen programa katılmıştı. Yaptığı konuşmada, “Türkiye olarak bu tür organizasyonlara katılmaktan büyük bir memnuniyet duyuyoruz ve bu tür organizasyonları önemsiyoruz.
Öbür taraftan her bir ülkenin hukuk düzeninin istikrarlı bir şekilde devam etmesi, sürmesi açısından yargı kurumları arasındaki iş birliğinin de çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Biz Türk Anayasa Mahkemesi olarak ve Türk yargı sistemi olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını da önemsiyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ortaya konulan ilke ve standartları Türk hukuk sistemine dâhil etme noktasında çok önemli gayret sarf ediyoruz.
Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile sürekli ve sıkı bir iş birliği içerisinde çalışıyoruz. Bu bağlamda da bu ziyaretin çok önemli bir misyon üstlendiğini ve önemli bir fonksiyon yerine getirdiğini düşünüyorum. Bu başarılı çalışmaların devam etmesini diliyorum.” demişti.
*
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını uygulamak zorunludur. Anayasa’nın 90. maddesi, usulüne göre yürürlüğe konulan uluslararası anlaşmaların (ki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi – AİHS de bunlardan biridir) kanun gücünde olduğunu belirtir. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalar ile iç hukuk arasında çelişki olması halinde, uluslararası anlaşma hükümleri üstün tutulur.
AİHS’nin 46. maddesi gereğince, taraf devletler AİHM kararlarına uymakla yükümlüdür ve bu, Türkiye için bağlayıcıdır.
Uygulamada bazı tartışmalar olsa da (örneğin, belirli davalarda gecikmeler veya dirençler yaşanması), hukuki zorunluluk nettir: Kararlar derhal uygulanmalıdır, aksi halde uluslararası yaptırımlar (örneğin, Avrupa Konseyi’nde üyelik haklarının askıya alınması gibi) gündeme gelebilir.
Türk hukukunda AİHM mi yoksa Anayasa Mahkemesi (AYM) mi yetkin denecek olursa bu, bağlama göre değişir. AYM, iç hukukta en üstün yetkin yargı organıdır ve Anayasa’nın yorumu ile temel hak ihlallerini inceleme yetkisine sahiptir. Ancak AİHM, uluslar üstü bir mahkeme olarak AİHS kapsamındaki ihlalleri denetler ve kararları Türkiye için bağlayıcıdır.
AYM, kararlarında sıklıkla AİHM içtihadını referans alır ve tutarlı AİHM kararlarının iç hukuku “zımnen ilga edebileceğini” kabul eder.
Eğer AYM’nin bir kararı AİHS’ye aykırıysa, AİHM ihlal tespiti yapabilir ve Türkiye’nin düzeltme yükümlülüğü doğar – yani pratikte AİHM’in etkisi üstün gelebilir.
Kısaca, iç hukuk hiyerarşisinde AYM yetkindir, üstündür, ancak insan hakları alanında AİHM’in kararları uluslararası yükümlülükler nedeniyle önceliklidir.
*
Ülke olarak hukuk devleti olduğumuz, uluslararası hukuk sistemine bağlılığımız her fırsatta bütün yetkililerce söylenir.
Mesela, bu sözleri duyanlar, okuyanlar, sözlerin gereği yapılıp yapılmadığına bakarak, sözlerin ağırlığını ölçmez mi?
AİHM’in Türkiye aleyhine verdiği birçok karar, yıllardır uygulanmıyorsa, AİHM’in ihlal kararlarına rağmen tutukluluk ya da hükümlülük ihlalleri devam ediyorsa siz, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ortaya konulan ilke ve standartları Türk hukuk sistemine dâhil etme noktasında çok önemli gayret sarf ediyoruz.” derken ne demek istediniz diye kimse sormaz mı?
Ya da “Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararları alt mahkemelerce, hatta Yargıtay tarafından yok sayılıyor. Anayasa’nın 138. maddesi “Yasama, yürütme ve idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bunları değiştiremez ve geciktiremez.” derken, uygulamada göz yumuluyor. Neden demezler mi?
Mahkemeler hakkı teslim etmekte aceleci davranmaz isabetli kararlar vermezse, vatandaşın adalete güveni yıkılmaz mı en basit ifadeyle erozyona uğrayıp hukuk devleti ilkesi lafta kalmaz mı?
Konferans ve konuşmalarda güzel konuşmak bir şey ifade etmez. Bu konuşmalar, konuşmacı yetkililerin bir kaçış mekanizması olabilir, bu tür duygusal konuşmalar onların vicdanlarını rahatlatıyor olabilir; fakat bu hakikat nazarında, hakkı teslim adına “kellim kellim la yenfa’, konuş konuş faydasız”dır.
Uluslararası konferanslarda, diplomatik törenlerde konuşmak işin belki de en kolay kısmıdır. Mikrofon önünde gözyaşı dökmek, alkışlanmak, adalet tesisi adına bir şey ifade etmez. Yüzlerce duygusal ve diplomatik konuşmadan, gözyaşlarına boğularak konuşamamaktan hakkı teslim adına bir kararı uygulamak evladır, demez mi kimse?
Hukukun işlemesinde sıkıntılar varsa, ne yazık ki hukuk, nutuklarla değil, kanunların hakkaniyetle uygulamaya geçirildiği eylemlerle ayakta durur. Güleriz, eğleniriz, konuşuruz, ağlarız, ama hukuk adına değişen bir şey olmaz. Adalet, hukuk gözyaşlarıyla değil, icraatla yürür, hakkaniyetle yerini bulur.
Hal böyle olunca, hakkı ikame etmek, AİHM kararlarını yerine getirmek, getirmiş olmak, yani hukukun üstünlüğünün mücessem olarak göründüğü, heykel gibi ortada olduğu, hakkın üstün tutulduğu, haksızlığa hiçbir surette geçit verilmediği, haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunun fiilen gösterildiği bir hal ile Anayasa Mahkemesi başkanı Strazburg’a gidebilmiş olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi ülkesi adına gurur duyardı haklı olarak.
Anayasa Mahkemesi başkanı da Strazburg’da alnı açık, göğsünü gere gere hukukun üstünlüğünden bahseder, ülkemizi örnek gösterirdi.
İşte o zaman Avrupa bizi kıskanırdı!
Hukuktaki aksaklıkların en kısa zamanda giderilerek, hak adına hukukun tesis edilmesi, imrenilen Hz Ömer devri adaletinin “adalet hikâyeleri” şeklinde anlatılıp geçilmemesi ya da bir ütopya halinde vitrinleştirilmemesi dileklerimle…
Maksadım eleştiri değil bir iç hesaplaşma, kendi kendime bir muhaveredir…
Vesselam…
- Fon soruşturması bize ne söylüyor? - 29.09.2026
- Okul bahçesindeki taziye çadırı - 29.09.2026
- Bakaya bölüğü - 24.09.2026

YORUMLAR