ANLAŞILAN O Kİ DÜN DÜNMÜŞ VE DÜNDE KALMIŞ… MUSALLADAKİ AYIP!
“Biz; savaş meydanında can çekişen düşman askerine matarasındaki son suyu veren, yaralı hasmını kucağında taşıyan bir neslin evlatlarıyız. Kurtuluş Savaşı’nın o kan ve barut kokulu siperlerinde bile ‘insanlığı’ yere düşürmemiş bir milletin mirasçılarıyız.”
diye övünmekle elimize bir şey geçmediğini şu günlerde maalesef acı bir şekilde görüp yaşamış olduk.
Dün dünmüş… Dünde kalmış… Ayıp musallada hala duruyor!
Dünyaya “Türk merhameti” kavramını öğretmişken; bugün kendi içimizde, kendi vatandaşımızın, üstelik günahsız bir çocuğun cenazesinde sergilenen bu ayrımcı tavır, sadece bir ihmal değil, tarihsel bir ayıptır, daha da öte bir skandaldır.
Kadim bilgeliğin “Devletin dini adalettir.” düsturu, bugün ne yazık ki bürokrasinin soğuk koridorlarında ve ideolojik körlüklerin karanlığında boğuluyor.
Hâlbuki Osmanlı torunu olmakla iftihar edenler; Osmanlı sadrazamlarından Lütfi Paşa’nın (Ö-1564), devlet teşkilatı hakkındaki risalesi Asafnâme’de çizdiği devlet adamı karakterinden ne kadar da habersizler…
Sâmiha Ayverdi’nin aktardığı gibi: “Devlet adamı olanda gayz, kin, menfaatçilik bulunmaya. Her ne işlerse kendinin değil devletinin itilâsını (yüceliğini) gözete.”
Bu, en kısa tabirle; “Adaletle halkı gözet, liyakatle devleti yaşat!” demektir.
Hukuk devletlerinde hukukun en temel kaidesi olan “suçun şahsiliği” ilkesi, bugün bir babaya olan öfkeyi evladından çıkaran ilkel bir intikam hırsına dönüştürülmüştür.
En’am Sûresi ve başkaca sûrelerde birçok tekrarla beyinlerimize kazınan Kur’an ayetini hatırlayalım.
“Hiç kimse, bir başkasının günahının hamalı değildir; başkasının vebalini çekmez.”
Evrensel hukuktan ilahi adalete kadar her yerde yankılanan o sarsılmaz kurala göre eğer bir kişi suçluysa, bunun hesabını hukuk önünde o verir.
Ancak bugün, “baba suçlu” denilerek evladına “vebal” icat ediliyor. Bu, modern hukuk değil; Orta Çağ’ın karanlık kolektif cezalandırma mantığıdır.
Yapılan bu vicdan yaralayıcı uygulama, ne ilahi hukukta belirtilen ne de beşeri hukukta yerini alan kanunlara uyar.
Ecdadımız düşmanına dahi adaletle, şefkatle muamele ederken, bugünün yetkilileri, veveckandillerive vekilleri ve bürokratları hangi ara kendi vatandaşına, “erdemli toplum” değerlerine bu kadar yabancılaştılar?
Kahramanmaraş’ın o kederli toprağında, minik yavrular arasında “siyasi sicil” taraması yapmak, Türk milletinin bin yıllık devlet geleneğine, asaletine ve vicdanına yakışır mı?
Dün düşmanlarına bile adaletle davranıp merhamet gösteren bir milletin yetkilileri, bugün bir çocuğun tabutundan neden kaçar?
Savaş meydanında düşman askerine kucak açan bir ruhun mirasçıları, babası “KHK’lı” diye bir sabinin cenaze namazında neden saf tutamaz?
Bu sadece o çocuğun ailesine yapılan bir haksızlık değil; Türk milletinin o kadim “merhamet” ve “Devlet Baba” imajına vurulmuş büyük bir darbedir.
Bir çocuğun cenazesi üzerinden siyasi hesaplar yapmak, o masum yavruyu ideolojik menfaatler uğruna ayırmak, Hak nazarında kime ne kazandırır?
Kara toprağın bağrına, arkadaşlarınınkinden farklı olarak “protokolsüz” konan o masum mazlum, ötelerde;
“Düşmana bile su verenlerin torunları, bana bir Fatiha’yı neden çok gördünüz?”
diye soracak olsa, bu soruya hangi vicdan sahibi hakkaniyetle, utanıp sıkılmadan cevap verebilecek?
Bu ve benzeri soruları sormak, bir hukuk devletinde yaşayan her insanın en kanuni hakkı değil midir?
Yetkililerin o cenazeye katılması neyi değiştirirdi? Allah katında insanların amellerine bakılır.
Cenaze törenine katılımcıların makamı, rütbesi, ameli kötü olan için, ihtimal ki hiçbir şey ifade etmez.
Hesabını verecektir her anın, her hareket ve tavrın. Masum ve katledilen bir çocuğun cenaze törenine devlet yetkililerinin katılmasının Allah katında bir karşılığı olur ya da olmayabilir, giden can geri de gelmez, fakat devletin, her evladını her vatandaşını aynı şefkatle kucakladığını gösterirdi.
Devletin gerçekten “baba” olduğunu; acının rengi, siyaseti ve partisi olmadığını ispat ederdi.
Birileri katılsaydı, bugün eleştirilmek yerine insanlıklarından söz edilirdi. “Önyargılardan, şartlı bakışlardan sıyrılıp ne olursa olsun, bugün acıda biriz!”
deselerdi, işte o zaman ecdadın mirasının lafta kalmayıp fiiliyata döküldüğü ortaya konacak, o ecdat da tebessümle ötelerden onları alkışlayacaktı.
Kur’an-ı Kerim’in 86. sûresi olan Tarık Sûresi’nde (1-3. âyetler), üzerine yemin edilen ve “karanlığı delen/yaran” (necmü’s-sâkıb) olarak tanımlanan bir ifade geçer.
“Gökyüzüne ve Târık’a and olsun. Târık’ın ne olduğunu bilir misin? O, karanlığı delen yıldızdır.”
Belki o Kahramanmaraşlı masum Tarık, toplumsal yarılmaları, kırılmaları birleştirecek güçlü bir çözümdü, belki bir kapı belki de bir anahtardı.
Böylece ülkenin geleceği adına toplumca içine düşülmüş olan ve ayette geçen makûs gidişatı, “karanlığı delen/yaran” yeni bir umuttu ve sayesinde semamızdaki kara clouds gidecek yerini aydınlık parlak bir gök, göz kamaştıran bir istikbal alacaktı.
Dün dünmüş… Dünde kalmış… Ayıp musallada hala duruyor!
Fakat… Neyse… Ne demişti o usta;
Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam;
Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam… (Necip Fazıl Kısakürek)
Katılım olmayınca ne mi oldu?
Çok da takılmayın bence… İlahi adalet illaki yerini bulur.
Vesselam…
- Merhamet dünde mi kaldı? - 28.04.2026
- KÂBEDE HACILAR - 21.04.2026
- Canlı yayın cinayetler! - 14.04.2026