Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan Fayda
Hasan Fayda

İnsan, Kendi Zihninin Gardiyanı Olursa…

Orwell’ın 1984’ünden güncele: Çelişkiye inanmak, kelimelerle gerçeği örtmek ve insanın kendini susturması…

Bir siyasetçi dün kesin bir dille reddettiğini bugün savunabilir. Dün yanlış dediğine bugün doğru, dün karşı çıktığına bugün gerekli diyebilir. Sözcükler değişir, gerekçeler yenilenir, dünün söylemi sessizce rafa kaldırılır. Asıl şaşırtıcı olan, bütün bunların yaşanması değil; insanların ortadaki çelişkiyi gördükleri hâlde hiçbir şey olmamış gibi davranabilmesidir.

Peki, insan gördüğü gerçeği neden inkâr eder? Kendi tarafının yanlışını neden görmezden gelir? Bir düşünceye duyduğu bağlılık, hangi noktada hakikate duyduğu sorumluluğun önüne geçer?

George Orwell, 1984 romanında bu soruların izini sürüyordu. Onun anlattığı distopik dünya, yalnızca baskıcı bir rejimin hikâyesi değildi. Aynı zamanda dilin, hafızanın ve düşüncenin nasıl denetim altına alınabileceğini; insanın bir süre sonra kendi zihninin gardiyanına nasıl dönüşebileceğini gösteriyordu.

Bugün Orwell’ın kavramlarını anlamak için hayalî bir dünyaya gitmeye gerek yok. Bazen bir siyasi açıklamada, bazen bir televizyon tartışmasında, bazen de sosyal medyada kendi tarafımızı savunurken verdiğimiz tepkilerde bu kavramların izlerini görebiliriz.

 

Dün Yanlış, Bugün Doğru: Çelişkinin Normalleşmesi

Orwell’ın 1984 romanındaki çiftdüşün kavramı, birbiriyle çelişen iki düşünceyi aynı anda kabul edebilme ve bu çelişkiyi zihinde etkisizleştirme mekanizmasını anlatır. Burada mesele, yalnızca yalan söylemek değildir. İnsan, bir zamanlar bildiği gerçeği bastırarak yeni anlatıya gerçekten inanmaya başlar.

Siyasette bunun karşılığı tanıdıktır. Dün kesinlikle yapılmayacağı söylenen bir uygulama bugün savunulur. Dün ağır sözlerle eleştirilen bir kişi veya grup, şartlar değişince müttefik ilan edilir. Dün yanlış olduğu söylenen bir karar, bugün kaçınılmaz bir zorunluluk olarak sunulur.

Elbette siyasette fikir değiştirmek, yeni şartlara göre politika belirlemek veya geçmişteki bir kararı yanlış bularak değiştirmek başlı başına tutarsızlık değildir. Demokratik siyasette değişim de bir ihtiyaçtır. Asıl mesele, değişikliğin gerekçesinin açıklanıp açıklanamadığıdır.

Dün söylenenle bugün yapılan arasındaki fark açıklanmak yerine geçmiş sessizce siliniyorsa, dünün sözü bugünün çıkarına göre yeniden yorumlanıyorsa sorun başlar.

Daha da önemlisi, taraftarlar dün savunduklarıyla bugün savundukları arasındaki çelişkiyi sorgulamak yerine her iki tutumu da aynı kararlılıkla savunuyorsa…

İşte o zaman siyasi sadakat, düşüncenin önüne geçmiş demektir.

 

Kelimeler Gerçeğe Makyaj Yaptığında

Orwell’ın Yenidil kavramı, dili daraltarak düşüncenin sınırlarını belirleme çabasını anlatır. Romanda kelimeler yalnızca iletişim araçları değildir; iktidarın düşünceyi biçimlendirme araçlarıdır.

Günümüzde ise gerçeği örtmenin yollarından biri, yaşananları farklı isimlerle sunmaktır.

İşten çıkarmalar yeniden yapılanma, hak kayıpları düzenleme, ağır ekonomik yükler zorunlu tedbir, başarısızlık geçici aksaklık olarak adlandırılır. Bu ifadelerin her biri kendi bağlamında meşru olabilir. Bir düzenlemenin gerçekten reform olup olmadığını, bir tasarruf kararının ne sonuç doğurduğunu belirleyen şey ise kullanılan kelime değil, uygulamanın kendisidir.

Ekonomik göstergeler üzerinden başarı anlatısı kurulurken vatandaşın geçim sıkıntısı görünmez hâle geliyorsa, söylenenle yaşanan arasındaki mesafeyi sorgulamak gerekir.

Çünkü bir şeyin adını değiştirmek, onun doğurduğu sonucu değiştirmez. Zam, başka bir isimle anıldığında ucuzlamaz; kayıp, olumlu bir ifadeyle sunulduğunda kazanca dönüşmez.

Kelimeler gerçeği anlatmak için kullanıldığında anlam taşır; gerçeği gizlemek için kullanıldığında ise birer perdeye dönüşür.

Asıl mesele de tam burada başlar: İnsan, kelimelerin anlattığına mı inanacaktır, yoksa hayatında karşılaştığı sonuçlara mı bakacaktır?

 

Soru Sormak Suç Hâline Gelirse

Orwell’ın Suçdüşün kavramı, rejimin kabul ettiği düşüncelerin dışına çıkmayı tehlikeli bir suç olarak gören anlayışı ifade eder. Böyle bir düzende yalnızca karşı çıkmak değil, karşı çıkma ihtimalini taşıyan bir düşünce bile tehdit sayılır.

Bugün her eleştiriyi bu kavramla açıklamak elbette doğru değildir. Ancak eleştirinin nasıl karşılandığı, bir toplumun düşünce özgürlüğü hakkında önemli ipuçları verir.

Kamu harcamalarını sorgulayan bir vatandaş, sorusuna cevap verilmek yerine ülkesini kötülemekle suçlanıyorsa; bir gazeteci ortaya koyduğu iddialar üzerinden değil, kimliği ve aidiyeti üzerinden tartışılıyorsa; bir çalışan yanlışları dile getirdiğinde çözüm aramak yerine sadakatsizlikle itham ediliyorsa, tartışma asıl konusundan uzaklaştırılıyor demektir.

Böylece sorunun kendisi geri plana itilir, soruyu soran kişi tartışmanın merkezine yerleştirilir.

Oysa bir iddianın yanlış olması, onu dile getiren herkesin susturulmasını haklı çıkarmaz. Eleştiri de denetlenmeli, iddialar ispatlanmalı, yanlış bilgiler düzeltilmelidir. Fakat bütün bunlar, soru sorma hakkını ortadan kaldırmak için değil, hakikate daha sağlıklı ulaşmak için yapılmalıdır.

Çünkü soru sorulamayan yerde yanlışlar ortadan kalkmaz. Yalnızca onları dile getirmek zorlaşır.

 

Zindanın Kapısını İçeriden Kilitlemek

Orwell’ın en çarpıcı kavramlarından biri de Suçdurdur’dur. Bu kavram, insanın sakıncalı bulduğu bir düşüncenin eşiğine geldiğinde zihnini durdurmasını, sorgulamayı kesmesini ve rahatsız edici ihtimali düşünce alanının dışına itmesini anlatır.

Bu mekanizmanın gündelik hayattaki karşılığı, çoğumuzun zaman zaman karşılaştığı bir durumdur.

İnsan, desteklediği kişinin açık bir yanlışını gördüğünde kendine şu cümleyi söyler: “Mutlaka bir bildiği vardır.”

Aynı davranışı karşı taraf yaptığında ise en sert eleştiriyi yöneltir. Kendi tarafının hatasına mazeret bulurken rakibinin hatasını karakter meselesi hâline getirir. Birinden gelen iddiayı delil aramadan kabul ederken diğerinden gelen aynı iddiayı baştan reddeder.

Burada insanı yönlendiren yalnızca bilgi eksikliği değildir. Aidiyet duygusu, alışkanlıklar ve yanlış çıkma korkusu da etkili olur. Çünkü bazen bir düşünceden vazgeçmek, insanın yalnızca fikrini değil, kendisini ait hissettiği çevreyi de sorgulamasını gerektirir.

İşte zihin tam bu noktada kendisini korumaya alır. Rahatsız edici soruyu susturur, çelişkiyi önemsizleştirir, açıklanması gereken durumu görmezden gelir.

Üstelik bunu her zaman bir baskı altında yapmaz. Bazen kimse onu susturmamıştır. Kimse tehdit etmemiş, kimse düşünmesini yasaklamamıştır. İnsan, kendi rahatını bozmamak için kendi sorusundan, davasından vazgeçmiştir.

Zindanın en sağlam duvarı, insanın dışarıdan gördüğü duvar değil; içeride kendi elleriyle ördüğü duvardır.

Böyle bir durumda özgürlüğü yalnızca dışarıdaki engeller üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. İnsan konuşabiliyor, okuyabiliyor ve istediği bilgiye ulaşabiliyor olabilir. Fakat yalnızca kendi tarafının doğrularını duymak istiyorsa, düşüncesini rahatsız eden her bilgiyi peşinen reddediyorsa zihinsel özgürlüğü ciddi biçimde daralmış demektir.

 

Hakikatin Tarafı Olmak

Orwell’ın 1984 romanı bize yalnızca iktidarın dili nasıl kullanabileceğini veya geçmişin nasıl yeniden yazılabileceğini anlatmaz. Aynı zamanda kendimize yöneltmemiz gereken zor soruları da hatırlatır.

Dün savunduğumuz bir düşünceyi bugün neden terk ettik? Gerçekten yeni bilgiler mi edindik, yoksa çıkarlarımız mı değişti? Bir kararın sonuçlarını mı değerlendiriyoruz, yoksa onu kimin aldığına mı bakıyoruz? Kendi tarafımızın yanlışlarına gösterdiğimiz hoşgörüyü, karşı tarafın yanlışlarına da gösterebiliyor muyuz?

Bu soruların önemi, yalnızca siyasetin sınırları içinde kalmaz. Aynı tutum iş hayatında, toplumsal ilişkilerde, kurumlarda ve gündelik tartışmalarda da karşımıza çıkar.

Elbette hiç kimse bütün önyargılarından arınmış değildir. Her insan yanılabilir, fikir değiştirebilir ve bazı durumlarda kendi düşüncesini savunmakta aşırıya kaçabilir. Mesele kusursuz olmak değil, yanıldığımızı fark ettiğimizde gerçeğe sırtımızı dönmemektir.

Bir toplumun düşünsel gücü, herkesin aynı şeyi söylemesinden değil; farklı düşüncelerin korkmadan dile getirilebilmesinden, iddiaların delillerle sınanmasından ve yanlışların kim tarafından yapıldığına bakılmaksızın sorgulanabilmesinden doğar.

Çünkü hakikat, bir siyasi tarafın mülkü değildir. Hiçbir kişi, kurum veya topluluk onu kendi tekeline alamaz.

Gerçeğin üzeri kelimelerle örtülebilir, geçmiş bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanabilir, eleştiri itibarsızlaştırılabilir. Fakat bütün bunların ötesinde daha büyük bir tehlike vardır, o da insanın bir süre sonra gerçeği aramaktan vazgeçmesidir.

Dışarıdan gelen baskı, insanın sesini kısabilir. Fakat insan kendi zihnindeki soruları susturmaya başladığında, baskının işi kolaylaşır.

Ve belki de Orwell’ın bize bıraktığı en önemli uyarı budur: İnsan, başkasının kendisini susturmasına gerek kalmadan kendi zihninin gardiyanına dönüştüğünde, zindanın kapısını içeriden kilitlemiş olur.

Vesselam…

Hasan Fayda

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER

Instagram'da Takip Et
Verified by MonsterInsights