Mizahta bir “ölçü” olmalı mıdır sorusu, aslında “Özgürlüğün bir sınırı olmalı mıdır?” sorusu kadar köklüdür, derindir. Kısa cevap; evet, kesinlikle bir ölçü olmalıdır. Ancak buradaki kritik nokta, bu ölçünün “kim tarafından” ve “hangi niyetle” konulduğudur.
Eğer ölçü; gücü elinde bulunduran bir otorite, bir makam sahibi veya devlet yönetimine vekalet edenler tarafından “Bana dokunamazsın!” edasıyla konuluyorsa, bunun adı ölçü değil en basit ifadeyle sansür olur. Fakat ölçü; mizahı yapan kişinin kendi vicdanı, ahlakı ve toplumsal değerleri dikkate alarak empati duygusuyla konuluyorsa, işte bunun adı zarafettir; mizah etkili olur, tam yerine oturur.
ERİŞİLMEZLİK PERDESİNİN YIRTILMASI
Otoriter yönetimlerde muktedir olanlar; ciddi pozlar, zorlama protokoller ve bir korku etkisiyle ayakta kalır. Makam ve mevki sahipleri, yönettiği kitleyle arasına aşılmaz duvarlar örerek kendilerini erişilmez surların zirvesinde, Kaf Dağı’nın üstünde gibi görmek murat eder.
Mizah ise bu duvarı, suru, Kaf Dağı’nı bir saniyede yerle yeksan eder. Çünkü insanlar güldükleri şeyden korkmazlar. Bir yönetici karikatürize edildiğinde veya fıkraya konu olduğunda, o erişilmez ciddiyet perdesi yırtılır; yöneten ile yönetilen o an için müsavi olur, eşitlenir. Otorite içinse bu durum, korku tünelinin ucundan görünen ışık anlamı taşır.
Siyasilerin mizahı tehlikeli bir düşman olarak görmesinin temelinde belki “liyakat eksikliği” ve “güç zehirlenmesi” yatabilir. Koltuğu hakkı ile her türlü dolduran muktedir ya da yönetici, mizahtan asla korkmaz. Zekâsıyla o eleştiriye cevap verebileceği gibi toplumun gazını almak adına mizahın yapılmasını bile isteyebilir. Örnekleri ülkemizin siyasi idari tarihinde yaşanmıştır, arşivlerde mevcuttur.
Ancak gel gör ki gücünü sadece işgal ettiği koltuktan alan siyasi için en ufak bir iğneleme büyük bir tehdittir. Güç zehirlenmesi dediğimiz illete müptela olanlar, kendileri ile devleti tek bir beden olarak kabul ederler. Tabii olarak da onlara mizah göndermeli gülüşler; devletin birlik ve bekasına saldırı ya da vatana, millete, devlete ihanet olarak, çevresindeki dar zihniyetlerce ayyuka çıkarılıverir.
PEKİ, MİZAH KOLTUĞA GERÇEKÇEN ZARAR VERİR Mİ?
Evet, verir. Çünkü otoritenin en büyük sermayesi meşruiyettir. Kimine göre mizah, “Kral çıplak!” demenin en kestirme yoludur. Yetkin ve etkin olmayan, sadece otoriterliğin gücünü sermaye yapanlar için bu otoriterlik yegâne meşruiyet kaynağıdır.
Gerçek olmayıp zorlama olan sözde saygınlığını yitirip alay edilen bir yönetimin meşruiyeti, güneşte kalmış buz gibi erimeye başlar. Mizah ya da mizahla başlayan tebessüm, onlar için yıkımdır. Demirperde ülkeleri şimdilerde esnetilmiş olsalar da, bir dönem gülmeyi unutmuş toplumlar olmuşlardır.
DEMOKRASİNİN ŞEFKATLİ KOLLARI VE DEVRİMCİ TEBESSÜM
Demokrasi ve mizah, birbirinin can düşmanı değil; aksine aynı iklimin havasını soluyan, birbirini besleyen, büyüten iki kadim dosttur. Bir toplumun gerçekten demokratik olup olmadığını anlamak istiyorsanız, sadece sandıklarına veya kanunlarına değil, neye ve nasıl gülebildiğine bakmalısınız. Zira mizah, ancak özgürlüğün, hoşgörünün ve çok sesliliğin olduğu yerde, yani demokrasinin o şefkatli kollarında boy verir, serpilir.
Baskıcı yönetimler mizahtan ve o bağımsız tebessümden ölümüne korkarlar ve onu yeraltına isterler. Amerikan ve dünya edebiyatının en önemli mizah ve hiciv ustalarından biri olarak kabul edilen Mark Twain’in o sarsıcı tespitinde dile getirdiği gibi: ‘İnsan soyunun gerçekten etkili tek bir silahı vardır, o da kahkahadır. Kahkahanın saldırısına karşı hiçbir otorite ayakta kalamaz.’ İşte otoritenin asık suratlı, soğuk duvarlarına karşı atılan zekice bir kahkaha, statükoyu sarsan en sivil, en masum isyandır. Demokrasi ise tebessümün bu dönüştürücü gücüne yol açar, ona nefes alacağı geniş meydanlar sunar. Çünkü demokrasi, en temelde “eleştiriye tahammül” rejimidir her taraf için. Toplumsal aksaklıkları, idari hataları veya insani zaafları dile getirmenin en zekice, en zarif ve en sarsıcı yolu da mizahtır.
MİZAHIN DOĞASI VE HEDEFİ
Mizah, doğası gereği güç dengesizliğini hedefler. Eğer mizah; toplumun dezavantajlı kesimlerine, yoksullara veya kendini savunamayacak durumdaki insanlara yöneltiliyorsa, bu zorbalıktır. Gerçek mizah oklarını yukarıya atar. Kibirli bir yöneticiye, liyakatsiz bir makam sahibine yöneltilen mizah, toplumsal bir şifadır.
Bir şakanın içinde mutlaka bir hakikat payı olmalıdır. Olmayan bir kusuru varmış gibi göstermek, yalanlar üretip bunu “Mizah yapıyorum.” kılıfına sokmak, mizahın doğasına aykırıdır. İftira, mizahın bittiği yerde başlar. Ayrıca mizahın amacı bir insanı yok etmek, onu haysiyetsizleştirmek olmamalıdır. Amaç, kişinin hatalarını ve tavırlarını eleştirmektir. Karagöz ile Hacivat arasındaki atışmalar ne kadar sert olursa olsun, günün sonunda perdede ikisinin de insanlığı tebessümle sarmalanarak baki kalır.
KUTSALLARA SALDIRI ÖZGÜRLÜK MÜ, AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ MÜ?
Mizah, siyasi otoriteyi sarsarken gösterdiği cesareti, toplumun manevi değerlerine saygı gösterirken de sergilemelidir. Mizah muktedirin kibrini iğnelemek içinse, peki ya değerlerimiz? İster ilahi ve dini mukaddesat olsun, isterse yüzyılların içinden süzülüp gelen beşeri, milli ve ahlaki erdemler olsun; bir toplumun ortak değerlerini mizah konusu yapmak, onlarla alay etmek hiçbir lügatte “özgürlük” olarak elbette tanımlanamaz. Bu, düpedüz bir ahlaki çöküntüdür.
Modern hukuk sistemlerinin temel amacı insanın “onurunu” korumaktır. İfade özgürlüğü bir fikri savunma hakkı verir ama başkasının inancına veya onun değerlerine saldırma hakkı vermez. Hukuk, eleştiri ile hakareti kesin çizgilerle ayırır. Ancak mesele sadece kanunlarla çözülemez; işin özü insanın etik duruşunda ve erdemindedir. İlahi veya beşeri değerlerin pervasızca alaya alınması, toplumun harcı olan güven duygusunu yerinden söker.
Başkalarının kutsallarına saldırarak var olmaya çalışmak, aslında derin bir özgüven eksikliğinin, aidiyetsizliğin ve pedagojik bir iflasın dışa vurumudur. Değerlere saldırmaktan haz duyan bu zihniyet, sadece mahkeme salonlarının değil, sosyolojik bir rehabilitasyonun da konusudur. Gerçek tedavi, bu kişilere haysiyeti, empatiyi ve ‘sınır bilincini’ yeniden hatırlatıp davranış olarak kazanmasına yardımcı olmakla başlamalıdır.
- Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili – II - 22.07.2026
- Sınırları çizilmiş seçme özgürlüğü ve yaz tatili / I - 16.07.2026
- Tebessümün devrimci gücü ve sınırları - 10.07.2026