Hafta hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olayların ardından bir millet olarak derinden sarsıldık. Sadece birer haber başlığı değil, her biri içimize işleyen acı hikâyelerdi.
Henüz 14 yaşında, eğitimli bir ailede yetişmiş, babası emniyet müdürü, annesi öğretmen olan bir çocuğun; babasına ait ruhsatlı silahla gerçekleştirdiği saldırı sonucunda, kendisiyle birlikte 10 canın hayatını kaybetmesi… Bu olay, sadece bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda bir toplum, aile ve insanlık meselesidir.
Bu tür olayların nedenleri uzun uzun tartışılabilir. Bakanlıktan eğitim sistemine, öğretmenlerden medyaya, çevreden toplumsal yapıya kadar pek çok unsura sorumluluk yüklenebilir. Ancak kime ne kadar “fatura kesersek keselim”, bu bizi gerçek bir çözüme götürmez. Asıl mesele, herkesin kendi payına düşen sorumluluğu almasıdır. Bu noktada herkesin şu soruyu sorması gerekir: “Ben ne yapabilirim?”
Bu olaydan çıkardığım en önemli sonuç şudur: En büyük acıyı yaşayanlar, çocuklarını kendi elleriyle toprağa veren anne babalardır. O halde en büyük sorumluluk da ailelere düşmektedir. Çünkü hepimiz, hangi mesleği yaparsak yapalım, aynı zamanda birer anne ya da babayız. Eğer veliler olarak sorumluluk alırsak, diğer tüm sistemler daha sağlıklı ve hızlı işlemeye başlar.
Hiç kimse, o gün hayatını kaybeden çocukların anne babası kadar acı çekmemiştir. Bu acının bir daha yaşanmaması için en güçlü adım aile içinde atılmalıdır. Her veli, çocuğuyla sevgi temelli, sağlıklı bir iletişim kurmalıdır. Çünkü sevilmeyen bir çocuk, sevmesini öğrenemez. Çocuğa sevildiğini hissettirmek, onunla nitelikli zaman geçirmek, iç dünyasını anlamaya çalışmak hayati öneme sahiptir.
Aynı zamanda çocuklar dikkatle gözlemlenmelidir. Çünkü çocuklar çoğu zaman tehlike sinyallerini davranışlarıyla verir: Sık öfke nöbetleri, ani ve aşırı tepkiler, basit kurallara karşı direnç, kendine veya eşyalarına zarar verme, hayvanlara, doğaya zarar verme… Bunlar önemli uyarı işaretleridir. Bunun yanında: İçe kapanma, yalnızlığı tercih etme, sürekli kin, nefret ve düşmanlık içeren söylemler, okula gitmek istememe, akran zorbalığına maruz kalma ya da zorbalık yapma gibi durumlar da ciddiyetle ele alınmalıdır.
Bu noktada veliler yalnız kalmamalıdır. Okuldaki rehber öğretmenlerle, sınıf öğretmenleriyle, okul yönetimiyle ve gerekirse psikolojik destek sağlayan uzmanlarla iş birliği içinde olunmalıdır. Unutulmamalıdır ki çocuk; candır, nimettir, emanettir ve aynı zamanda bir imtihandır.
Eğer aileler tek tek sorumluluk alır ve üzerine düşeni yaparsa, diğer tüm sistemler de harekete geçecektir. Böylece sadece güvenlik önlemleriyle değil, bilinçli ve güçlü bir toplum yapısıyla okullarımız eski huzurlu ve güvenli ortamına yeniden kavuşacaktır. Okul kapılarına polis ya da bekçi koymak, olsa olsa geçici bir pansuman çözüm olur. Asıl çözüm, insanın içinde başlar; ailede büyür, toplumda şekillenir.
Bu vesileyle hayatını kaybeden öğretmenimizi rahmet ve minnetle anıyor, tüm vefat edenlere Allah’tan rahmet diliyorum. Dilerim ki bu acılar bir daha yaşanmaz. Çünkü gerçekten de… Ateş düştüğü yeri yakıyor.
- Ateş düştüğü yeri yakıyor: Sorumluluk hepimizin - 21.04.2026
- Kadın Rolü, Erkek Gerçeği: Bir “İş”in İç Yüzü - 14.04.2026
- Hakikatin bedeli ve bir kitabın düşündürdükleri - 31.03.2026