Devletin yasaları herkesi bağlarken, bazıları kendisini o yasaların dışında görebiliyor.
“Oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı!”
Bu söz, eğer aktarıldığı biçimde söylenmişse, sıradan bir meydan okumanın ötesinde bir anlayışı ortaya koyar. Hukukun kendisine işlemeyeceğine inanmak… Bir insan, kendisini devletin adalet mekanizmasından daha güçlü görebilecek cesareti nereden bulur? Servetinden mi, siyasi ve bürokratik bağlantılarından mı, yoksa bugüne kadar hesap vermeden yol alabileceğine dair inancından mı?
Asıl büyük tehlike, yalnızca böyle bir sözün söylenmesinden ziyade, birilerinin gerçekten hesap vermeyeceğine inanmasıdır. Çünkü hukuk devletinde hiç kimsenin makamı, parası, çevresi veya nüfuzu kendisine dokunulmazlık sağlayamaz. Sağlıyorsa artık sorgulanması gereken yalnızca o kişi değil, bu dokunulmazlık duygusunu besleyen, o güveni ona veren düzendir.
İnsanlar, hukukun herkese eşit uygulandığına güvenmezse adaletin yerini bağlantılar, ilkelerin yerini aidiyetler, hak arayışının yerini güç mücadeleleri almaya başlar.
Yeni Şafak Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Likoğlu’nun fon krizi üzerine kaleme aldığı “ Size kim “Gel gel” dedi!” isimli yazıda aktarılan “Ancak, hâlâ birtakım dirençler de söz konusu. Yaptığı işten pişmanlığı geçtim; ‘Oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı, tek başıma yapmadım, sadece ben mi yaptım’ gibi hadsiz konuşmalar da kulaktan kulağa dolaştırılıyor.” tehdit sözlerinin kime ya da kimlere ait olduğu ve hangi koşullarda söylendiği elbette doğrulanmalıdır. Ancak bu sözler gerçekten sarf edilmişse, mesele yalnızca bir kişinin tutumu değil, hukuk devletinin ciddiyetle ele alması gereken bir anlayıştır.
Devletin otoritesi, kişilerin kendilerini ne kadar güçlü gördüğüyle değil, hukukun herkes için eşit biçimde uygulanmasıyla ölçülür.
Kendi yakınını korumak için hukuku eğip bükmek de başkasını cezalandırmak için hukuku araçsallaştırmak da aynı adalet anlayışının karşısındadır.
“FETÖ” demek, meseleyi çözmek midir?
Fon krizi büyürken Likoğlu’nun “ekonominin 15 Temmuz’u” olarak nitelendirmesi ve “FETÖ” benzetmeleri üzerinden olayların tartışılması, meselenin ciddiyetini ortaya koyma amacı taşır dense de her olaya böyle bir benzetme yapmak, gerçeği açığa çıkarmayıp işi sulandırma ve gerçeği gizleme amacı da taşır. Bir olayı adlandırmakla onu bütün yönleriyle aydınlatmak aynı şey değildir.
Burada sorulması gereken sorular bellidir. Kim ne yaptı? Kim, hangi yetkiyi ve imkânı kullandı? Para hangi kanallardan aktarıldı? Kim kazandı, kim kaybetti? Denetim mekanizmaları nerede devre dışı kaldı? İddialar hangi delillerle doğrulanıyor?
Bunlar cevaplanmadan kullanılan büyük sıfatlar, adlandırmalar soruşturmanın yerini tutamaz. Üstelik siyasi ve toplumsal hafızada değişik karşılığı olan kavramlar, somut delillerin yerine geçirilirse gerçeği aydınlatmak yerine tartışmayı gölgeler ya da tren yollarındaki makaslar gibi istikameti farklı yönlere çevirir.
Bir skandalın büyüklüğü, ona verilen isimle değil; ortaya çıkarılan delillerle, belirlenen sorumluluklarla ve işletilen hukukla anlaşılır. İddialar ne kadar ağır olursa olsun, herkesin sorumluluğu somut delillerle ortaya konulmalı; hiç kimse de unvanı, yakınlığı veya siyasi konumu nedeniyle soruşturmanın dışında tutulmamalıdır.
Dün kendi “FETÖ”cüsünü, bugün kendi foncusunu korumak…
Hüseyin Likoğlu’nun dikkat çektiği bir başka tehlike de maalesef seçici adalet anlayışıdır. Likoğlu, “Birileri 15 Temmuz sonrasında kendi “FETÖ”cüsünü kurtarma derdindeydi, ne yazık ki şimdi de birileri kendi foncusunu kurtarma gayretinde…” diyerek önemli bir noktaya işaret ediyor.
Bu uyarı, meselenin en hassas noktasına dokunuyor. Hukuk, kişilere ve ilişkilere göre değişebilir mi?
Dün kendi çevresindeki isimler söz konusu olduğunda hukuku esnetenler, bugün başka bir çevreyi korumak için aynı tutuma yönelirse değişen yalnızca dosyanın adı olur. Zihniyet değişmez. Birileri başkasının yakasına yapışılmasını isterken kendi yakasına dokunulmamasını bekler. Adaletin başkaları için işletilmesini, kendileri içinse durdurulmasını ister.
Oysa adalet, yalnızca karşı mahalleye uygulandığında adalet değildir. Yakınlarımız söz konusu olduğunda da aynı ölçüyü savunabiliyorsak hukuktan söz edebiliriz.
Bu nedenle soruşturmanın titizlikle yürütülmesi hayati önem taşıyor. Ne siyasi hesaplarla hedef gösterme ne de nüfuzlu isimleri koruma çabası kabul edilebilir. Suçun şahsiliği ilkesi gözetilmeli; geçmişte yaşanan eş, dost, akraba, çoluk çocuk, ana baba, suçun şahsiliği ilkesi ihlal edilerek cezalandırıldığı, büyük hukuksuzluklar yaşandığı medyada yer almıştır. Bugün titiz davranılarak kimse yalnızca ilişkileri nedeniyle suçlu ilan edilmemeli, hiç kimse de ilişkileri sayesinde korunmamalıdır.
Önce mağdurun hakkı, sonra bütün sorumluların hesabı
Fon krizinin merkezinde yalnızca paralar, şirketler veya finansal işlemler yok. Birikimlerini kaybeden, güvenerek yatırım yapan ve geleceğini bu kaynaklara bağlayan insanlar var.
Elbette öncelik mağdurların zararlarının giderilmesi olmalı. Ancak zararın karşılanması, gerçeğin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması gerekliliğini ortadan kaldırmamalı. Paranın iadesiyle sorumlulukların belirlenmesi birbirinin alternatifi değildir. İkisi de adaletin gereğidir.
Mağdurun hakkı teslim edilmeli; paranın nereye gittiği, hangi işlemlerle kayba yol açıldığı ve bu süreçte kimlerin sorumluluk taşıdığı ortaya çıkarılmalıdır. Sorumluluğu bulunan herkes, konumu ne olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir.
Bununla birlikte, mağduriyet yaşayanlarla bilerek ve isteyerek usulsüzlüğe katılanları birbirinden ayırmak gerekir. Her yatırımcıyı aynı kefeye koymak ne kadar yanlışsa, nüfuzlu kişilerin sorumluluğunu peşinen dışlamak da o kadar yanlıştır. Hukuk, hem mağdurun hakkını korumalı hem de suç isnatlarını deliller üzerinden değerlendirmelidir.
Devletin gücü, hukukun herkese işlemesidir
Bir ülkede bazı insanlar, bağlantılarına güvenerek kendilerine dokunulamayacağını düşünüyorsa mesele yalnızca bir finans skandalından ibaret değildir. Bu düşünce, kamu kurumlarına duyulan güveni de aşındırır. Çünkü vatandaşın zihninde şu soru belirir: Hukuk herkese aynı şekilde mi uygulanıyor, yoksa bazıları için görünmez bir koruma kalkanı mı var?
Bu soruya verilecek en güçlü cevap, açıklamalar veya sert ifadeler değil; bağımsız, titiz ve sonuç alan bir soruşturmadır. Delillerin karartılmasına izin verilmemesi, ilişkilerin araştırılması, sorumluların belirlenmesi ve kararların hukuki gerekçelerle açıklanması gerekir.
Yetkililer soruşturmanın “cerrah hassasiyetiyle” yürütüleceğini söylüyorsa, bu hassasiyet yalnızca para trafiğinin incelenmesinde değil, bütün süreçte gösterilmelidir. Ne siyasi veya ekonomik nüfuz soruşturmayı yönlendirebilmeli ne de kamuoyunun öfkesi delillerin önüne geçebilmelidir.
Devletin gücü, birilerine gözdağı vermesinde değil, kanun ve kuralların herkes için geçerli olduğunu göstermesindedir. Gerçek hukuk devleti, yalnızca güçsüzün karşısına dikilen değil, güçlü olanın da sınırını çizen devlettir.
Kamuoyunun beklediği ise açıktır. Ne dünün güçlüleri ne bugünün nüfuz sahipleri ne de yarının muktedirleri hukuk karşısında ayrıcalıklı olsun.
“Mesele artık yalnızca bir fon dosyası olmayı aşarak vatandaşların adaletin gücüne mi, yoksa bazı kişilerin nüfuzuna mı güveneceğini ortaya koyacaktır.” tehlikeli düşüncesine evrilmektedir.
Fon krizinde de ihtiyaç duyulan etiketlerden önce delil, söylemden önce soruşturma, ayrıcalıktan önce hukuk…
Çünkü hukuk birileri için bir yerde durursa, adalet herkes için yara alır. Ve adaletin yara aldığı yerde, kaybedilen yalnızca mağdurların parası değil, toplumun devlete duyduğu güvendir.
Vesselam…
*
Cumhuriyetin 103. doğum gününü bayram kabul eden herkesin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun. Nice yüzyıllara!
- Hukuka Meydan Okuma Cesareti Nereden Geliyor? - 29.10.2026
- Üslup, Gerçeğin Dil Perdesi mi? - 26.10.2026
- Gücün Karşısında Hakikat: Bir Sultan, Bir Âlim, Bir Sınav - 24.10.2026

YORUMLAR