NE OLMALI?

Hasan Fayda, siyasetteki ahlaki yozlaşmayı, emanet bilinci ve erdem eksikliği üzerinden inceliyor. Vicdani denetim ve “hal dili”yle yaşanmayan değerlerin toplumsal çürümeye yol açtığını vurgulayarak, hukuki denetimin ve yaşayan örneklerin şart olduğunu belirtiyor.
Son Dakika - 31.03.2026 15:43

Bugünden geriye şöyle bir baktığımızda, belediyelerde yaşananlar, siyasi partilerde yaşananlar, düşünen insanlar için aslında çok şeyler anlatmaktadır, anlatmalıdır. Siyaset ve bürokrasideki bu yozlaşma, aslında gücün kontrol edilmediği, hukuki ve manevi denetimden yoksun kaldığı her yerde karşımıza çıkan derin bir sorundur.

Kendisine emanet edilen mevkiinin, makamın emanet olduğu, geçici olduğu unutulması, bu tür makamlarda olanlar için çok büyük bir tehlikedir. Makam ve yüksek gelir, kişide dokunulmazlık yanılgısı, illüzyonu oluşturmaktadır. Maalesef ülkemizdeki son dönemlerde yaşanan olaylar, kişilerin sahip olduğu makamı bir hizmet aracı değil, nefsinin arzularını tatmin edeceği ya da bir imtiyaz alanı olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.

İslam ahlakında “emanet” kavramı çok önemlidir. Kamu malı, kamu makamı ise çok hassas olunması gereken veballi yerlerin başındadır. Ancak nefis, bu emaneti kendi mülkü gibi kullanmak ister. Özellikle “Ehli Sünnet” perspektifinden bakıldığında, yöneticinin adaleti ve ahlakı, toplumun huzuru için bir mihenktir, bir kilit taşıdır. Bu ölçüler devre dışı kaldığında, vicdana hitap eden kırmızı çizgiler, helal-haram ölçüleri yavaşça ortadan kalkar, ilahi adalet umursanmaz ve dünyevi zevklerin, hazların peşine düşülür.

Sadece bireysel ahlak değil, aynı zamanda kurumsal denetimin yetersizliği, hayırhah insanların olmaması, hayırhah olanların yalnızlaştırılıp tu kaka yapılması da bu kapıları aralar. Siyasetçilerin şeffaf bir şekilde hesap vermediği, liyakatin yerine sadakatin, çıkar birliğinin geçtiği sistemlerde yozlaşmalar umumileşerek kurumsallaşır, hatta halka mal olur, normalleşir. Yolsuzluk ve ahlaki skandallar gibi durumlar, bu çürümüşlüğün ortaya çıkan halidir.

Siyasilerin düştüğü gayri ahlaki bu durumlar, toplumdaki güven duygusunu zedeler ve özellikle gençler arasında umutsuzluğa yol açar. Ahlaki çöküşün toplumun geleceği üzerindeki etkisi, savaşların yıkıcı etkisinden çok daha fazla çok daha etkilidir. Burada “önce ahlak, erdem” düsturu terk edildiğinde ahlaki, dini, örfi değer ölçüleri ve erdem arkalara itilince, sadece bireyler değil koca bir sistem, lekelenmiş kirletilmiş olur.

Bu değer ölçüleri ve erdemin sadece sözde kalması, “hal dili” dediğimiz yaşantıya dökülmemesi, toplumsal çürümenin en sessiz şekliyle en derindeki sebeplerindendir. Değer ölçülerini söyleyenlerin bu değerleri bizzat kendi hayatlarında yaşamaması, özellikle çocuklarda ve gençlerde genel manada seven sevmeyen, taraf olan muhalif olan tüm muhataplarda samimiyet sorgulamasına yol açar.

Bizim kadim literatürümüzde “lisan-ı hal” dediğimiz davranış, hal dili, “lisan-ı kal”den yani söz dilinden tesirlidir. Eğer bir siyasetçi ya da bir bürokrat, bunları geç, bir insan adaletten bahsedip kayırmacılık yapıyorsa veya dürüstlüğü anlatıp pragmatist, menfaatçi davranıyorsa, verilen mesaj muhatap vicdanlarda olumlu değil olumsuz tesir bırakır ve bu tepki olarak ortaya çıkar, belki çıkmalıdır.

Kişinin inandığı dini, ahlaki, örfi değerlerini, nefsinin arzularına ulaşma adına kullanması, sadece kendi karakterini değil, temsil ettiği değerler manzumesini de muhatapların nazarında itibarsızlaştırır.

Çocukluk yaşlarında vicdan, nasihatle değil, şahitlikle inşa edilir. Çocuk ruhu hassas olduğundan ve dış dünyadaki tutarsızlıklara karşı savunmasız olduğundan; babasında, öğretmeninde veya televizyonda gördüğü “büyük adamlar”da gördüğü tutarsızlıklar, ahlak ile erdem ile izah edilemeyen durumlar, “şartlara göre esneyebilen bir kural” olarak kodlanır. Bu da ona, ileride makam sahibi olduğunda, o esnekliği yolsuzluk veya ahlaki zafiyet için kullanmasına zemin hazırlar.

Ehli Sünnet çizgisindeki manevi eğitimde nefis terbiyesi çok zor bir durumdur. Bu zorluklara katlanmadığı sürece terbiye edilmeyen nefis, emmaredir ve kötülüğü emretmekten geri durmaz. Makam ve maddi imkânların yüksek olması, nefsi emmareyi besleyen hatta azdıran en önemli gıdalardandır. Bu gıdalar ile beslenen kişi, hem topluma hem ilahi kudrete hesap verme bilincini kazanamadığından, şartlar oluştuğunda imkân bulduğunda, eline güç geçtiğinde değer tanımayan bir canavara dönüşür.

Toplumumuzda, vicdanlarda geçerli değer ölçülerini, erdemi vitrin yapan ve bu değerleri yaşayan şahsiyetlerin çoğalmasına ihtiyaç haddinden fazladır. Siyasetet’in değerlerden uzak bir kazanç kapısından ziyade vebali çok fazla hizmet makamı olduğu bilinci mutlaka oluşmalıdır. Bu da ancak yaşayan örneklerle tesis edilebilir. Aksi takdirde, her skandal sonrası sadece kişilerin yeri değişir. Zihniyet ve ahlaki erozyon değişmediği gibi kötülüğü yayan kalıcı bir merkez olur.

Toplumsal düzenin sağlanması için şahsi, dini, ahlaki, örfi değerlerle eğitilmiş vicdanın yanında kanuni, hukuki kurumsal denetim de o kadar zorunludur. Kişinin inanç dünyası ne olursa olsun, kamusal alandaki davranışlarının somut bir denetim mekanizmasına tabi tutulması, adaletin tecellisi için şarttır.

Kişinin ahlaki değerlerini gösteren pusulası bozulduğunda ya da saptığında devreye hukuk, hukukun açıklarından istifadeyle arkadan dolaşmalar karşısında vicdan kontrol supabıdır. Dini veya ahlaki değerleri hayatının merkezine koymayan biri için tek caydırıcı güç hukuk, hukukun arkasından dolaşılması halinde vicdani değerler, dini, ahlaki ölçüler devreye girmelidir. Vicdani ya da hukuki denetimin olmadığı, yapılmadığı yerde güç, kaçınılmaz olarak tiranlığa veya yozlaşmaya evrilir.

Maalesef günümüzde dini veya ahlaki değerler, hukuki kurallar kişisel çıkarlara kılıf olarak kullanılmaktadır. Güçlü bir hukuki ve vicdani denetim, bu tür istismarların önüne geçer. Bu manada da adaletin tesisi sadece bireylerin iyi niyetine bırakılamayacak kadar hayatidir. Dini hayatımızın şekillenmesinde hayati önem taşıyan sahabelerde olduğu gibi idarecinin, vekilin, başkanın denetlenmesi ve adaletten saptığında uyarılması esastır. Bu, dini ve ahlaki değerlerin konuşulup fiiliyata geçirilmeden pas geçildiği dönemlerde, şahsi dostluklar kapsamında uyarmaların dışında; özgür basın, bağımsız yargı ve güçlü bir muhalefet mekanizmasıyla mümkün olur.

Siyasetçiye, “Ne yaparsam yapayım kitlem arkamda!” güveninin verilmesi toplum yozlaşmasının en büyük sebeplerinden biridir. Bir yanlış, yapanın kimliğine, grubuna göre “Kabul edilebilir!” veya “Kabul edilemez!” hale geliyorsa, orada adalet ve memleketin istikbali maalesef ölmüştür.

“Düzenim bozulmasın!” veya “Bu güçten ben de faydalanıyorum.” gibi pragmatist düşüncelerle vicdanın sesi bastırılırsa, o “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” sözündeki dokunması istenmeyen, yaşasın denen yılan bir gün herkesi mutlaka sokacaktır, bu gerçek göz ardı edilirse, toplumsal bir felaketten asla kaçılamaz.

Belediyelerde ve siyasette yaşanan bu müessif olaylar küçük görülmeden, taraf kayırılmadan toplumsal erdem, çürümemiş vicdan ve hukuki refleksler harekete geçmeli, kötülüklerin önü alınmalıdır.

Vesselam…

Bizi takip edin
BENZER HABERLER